Excerpt for Cengiz Han ve Çin-Moğol İmparatorluğu by , available in its entirety at Smashwords











Cengiz Han

Çin-Moğol İmparatorluğu













İbrahim SARI

Cengiz Han ve Çin-Moğol İmparatorluğu

Copyright © 2017, (İbrahim SARI)

Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması veya farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

BİRİNCİ BASKI: 2017

Yayınevi Adresi:

NoktaE-Book Publishing

Aşağı Pazarcı Mah.1063 Sokak.No:7

Antalya / TÜRKİYE

Iletişim: noktaekitap@gmail.com

Web:http://www.noktaekitap.net

Bu kitabın tüm hakları ve sorumluluğu İbrahim SARI’ya aittir..

Kapak: NOKTA E-KİTAP

Yayınlayan: NET MEDYA YAYINCILIK

Nokta E-Book International Publishing







GİRİŞ

1206–1294 yılları arası Asya'da kurulmuş eski bir imparatorluk. Hun İmparatorluklarının yıkılmasından sonra Kırgız halklarından çıkan Yesügey Han'ın oğlu Cengiz Han bu imparatorluğu kurmuştur.

Dünya'nın % 22'sine yayılmış 34 milyon km² 'den fazla bir alanı kapsıyan, ve tarihin bitişik sınırlara sahip olmuş en büyük imparatorluğudur. 100 milyondan fazla kişiyi topraklarında barındırıyordu. Moğol İmparatorluğu 1206 yılında Cengiz Han tarafından kuruldu. Güneydoğu Asya'dan Orta Avrupa'ya kadar uzanan geniş bir alana yayıldı.

Birçok tarihçi'in araştırıp içinden çıkamadığı Cengiz han Türk'mü , moğol'mudur tartışmasına son vererek araştırabilen ve düşünebilen biri olarak şunu söylüyorum; Cengiz han Türk'tür.

Cengiz Han Moğolistan Onon nehri kıyılarında konar göçer hayat yaşayan küçük bir kabileye mensuptur.

Rivayete göre elinde bir kan pıhtısıyla doğmuştur ki bu da kabilenin ileri gelenleri tarafından savaşçı ve muzaffer bir şahsiyet olacağına yorulmuştur.

Kabilenin lideri olan Yesügey tarafından Temüjin (Türkçe Timuçin) İsmi verilmiştir.

Henüz 16 yaşınndayken, görücü usülü evliliğine göre babası Yeşügey, Temuçin'i eşi Börte'nin Onkırat kabilesinden olan ailesine verdi. Burada evlilik yaşı olan, 12 yaşına gelene kadar Deiseçen'e; evin reisine hizmet etti.Babası Tatarlar tarafından zehirlenmişti. Bunun sebebi de onlara karşı yaptığı seferler ve saldırılardı. Bu sayede Temuçin kabilenin reisi olmuştu, ancak kabilenin üyeleri küçük bir çocuğun liderliğini kabul etmediler ve Temuçin'i ve ailesini terkettiler. Devam eden yıllarda, Temuçin ve ailesi doğada göçebe hayatı yaşadı. Ağaçlardaki meyvalardan ve doğadaki hayvanları avlayarak yaşıyorlardı. Bir seferinde de, Temuçin üvey kardeşi Bekter'i avladıkları hayvanı bölüşürken anlaşamadığı için öldürdü. Annesi karşı çıksa da, öldürmek üzerine hiç bir zaman pişmanlık göstermedi. Bu olay ayrıca onu ailenin reisi yapmıştı. 1182'deki başka bir olayda da,eski kabilesi tarafından saldırıya uğramış ve esir düşmüştü. Tayiçyutlar'a esir düştüğünde, gelecekte generallerinden biri olacak Çilayun'un yardımı ile kaçtı. Annesi Helin Temuçin'e hayatta kalabilmesi için bir çok ders verdi. Moğolistan'ın politikasından, diğer kabilelerle ittifak kurmaya, ve zor tabiat koşullarına kadar. Bu gelecekte Temuçin'in anlayışını da bir şekle soktu.

Gün geçtikçe güçlenen Temuçin düşmanları'na Naymanlar, merkitler , tatarlar , uygurlar ve kerait'lere diz çöktürüp kendi saflarına çekmiş her boy üyeleri Cengiz Ata'ya bağlılık yemini etmişti.Hakimiyet ve insanların kanunlarına uygulaması için bir anayasa da yazıldı, bunun ismi Yasa idi ve halk arasında Yasak olarak biliniyordu. Bu kanunlarda halkın ve savaşçıların saldırılardan pay alacağı da yazıyordu, ancak gizli bir yasa olduğu için tamamı bilinmiyordu ve hiç bir zaman bir kopyasını yaratmadı. Cengiz yasa'sı tek'ti. Gök-Tengri buyruğuydu .O Tengrikut'tu.

Moğol tabirini tarihe tanıtan Çengiz Han olmuştu. Kendisinden önce Moğollar’a ne dendiği tam olarak belli değildir. Moğol İmparatorluğu'nu (1206-1294) kurmuştu.Kağan olmadan önce; Doğu Asya ve Orta Asya'daki birçok göçebe topluluğu yenmiş ya da birleştirmiş ve onları Moğol sosyal kimliğine taşımıştı.

Çin, Moğolistan, Kore, Rusya, Ukrayna, İran, Azerbaycan, Ermenistan,Gürcistan, Irak, Kazakistan, Kırgızistan,Özbekistan,Pakistan,Macaristan,Polonya, Tacikistan, Afganistan, Türkmenistan, Moldova ve Kuveyt'in neredeyse tamamını ele geçirmiş ele geçiremedigi Hindistan, Sıbistan ve Bulgarista'nı yağmalamıştı.

Moğollar'ın Gizli Tarihi'' adlı eski eser, Cengiz Han'ın soyu hakkında şunları söyler: ''Cengiz Han'ın kökeni, yücelerdeki göğün takdiri ile doğmuş ''Börteçine (Gökkurt, Bozkurt) idi.Şa-To adı verilen Türkler'e dayanır ki bu Türkler, Kök-Türkler'in devamıydı .Kabilesi konar göçer hayat yaşadıgı için Mogolca ve Türkçe'yi Anadili gibi konuşurdu.

Çengiz’in ailesi eski Türk devlet geleneğine uygun olarak Moğollardan bir kısmı üzerinde beylik eden bir Hanedanı kolu idi. Bu hanedanda Türk geleneklerinin devam etmekte olduğu Çengiz’in oğullarından Çağatay ve Ögedey’in adlarından ve Babasının koydugu yasa'lardan anlaşılmaktadır. Çağa ve Öge bilindiği üzere, Türkçe kelimelerdir.

Sonuç olarak tekrar söylüyorum; Cengiz Han Türk'tür, Moğollar Bir Türk Boyudur…

















CENGİZ HAN

Cengiz Han (Çingiz Han) (1167-1227)

Çingiz veya Çinggis Han yazılır. Moğol İmparatorluğu'nun müessisidir. 1155 (hayvan takvimine göre, domuz senesinde, 549/550 h.)'te Onon (Onan) ırmağının sağ kıyısında kain Dülün-Boldak'ta doğmuştur.

Asıl ismi Timuçin'dir.

Rivayete göre, bu ismi kendisine o tarihte babası Yesügey-Bahadır tarafından mağlup edilen bir kabile reisi vermiştir. Ecdadı ve gençliği hakkında bütün bildiklerimiz, sonraki icraatının tesiri altında yazılmış şeylerdir.

Moğol an'anesinin en eski şeklinde dahi bulunan bir rivayet, müstakbel cihan fatihinin avucunda bir kan pıhtısı olduğu halde dünyaya geldiğini bildirir.

XIII. asrın ilk yansında, Çin'den Adriyatik denizine kadar, seferleri ile bütün ülkeleri titretmiş olan Moğol kavmine, bu devre ait bütün Çin, İslam, Rus ve garbi Avrupa menbalarında "tatar" denilir.

Hakikaten Cengiz Han'dan önce Moğolların kendilerine "Tatar" dedikleri anlaşılmaktadır (Tatar sözüne, kavim ismi olarak, daha VIII. asra ait Orhun kitabelerinde tesadüf edilir.

Çinliler Tatarları 3 zümreye ayırırlar:

"ak, kara ve yabani" Tatarlar. Bu tasnif, şüphesiz, bu 3 gruptan her birinin menşei ve siyasi teşekkülüne değil, medeniyet seviyesine istinat eder. Çin şeddi civarında yaşayan Ak-Tatarlar Çin medeniyeti tesiri altında idiler. Gobi çölü şimalinde yaşayan Kara-Tatarlar, göçebe idiler. Moğol an'anesinin "orman halkı" diye andığı Tatarlar ise, bugünkü Moğolistan'ın şimal kısmında ve Baykal ötesinde sakindiler. Avcılıkla geçinen bu kabilelere, hayvan beslemek bile, göçebelerin toprağa bağlı çiftçi olması kadar, güç geliyordu. Çinlilere göre, Timuçin Kara-Tatarlardandır. Moğol an'anesinde kabile arkadaşları olan Tayciyut'lar orman halkından sayılır.

Bunların Onon ve Kerülen kenarında bulunan yurtları Kara-Tatar ile Orman-Tatarlarının arasındaki sahada bulunuyordu.

Bunlar Hristiyan Kerayitler (aynı nehirle Tola'nın yukarı mecrasında) gibi, Kara-Tatarların bazı kabilelerine nisbetle, şüphesiz geri kalmış, fakat şimal komşularınınkine nazaran, üstün bir seviyeye varmış bulunuyorlardı. Hiç şüphesiz, geri olmakla beraber, şimaldeki komşularına nazaran, daha mütemeddin idiler.

İslam kaynaklarında Moğul veya moğol şeklinde gördüğümüz Moğol kelimesinin, devlet ve sülale ismi olarak, kullanılması Cengiz Han zamanına ve kavim ismi olarak kullanılması ise, daha sonraki devirlere aittir. Bu ismin menşei XII. asırda şimali Çin'de hüküm süren Kin sülalesine karşı kıyam etmiş olan beylerin idaresi altındaki küçük bir ülke olsa gerektir. Kin (Kin-şi) vekayinamelerinde 1147'de bu Moğollar ile sulh yapıldığı ve 1161'de ise, Meng-ku-ta-ta (Moğol Tatarları)'ya karşı sefer edildiği kaydedilmiştir.

Moğol ananesinin Kinlere ve Buyir-Nor gölü Tatarlarına mağlup olduklarını ve bilahare Cengiz Han tarafından intikamları alındığım bildirdiği prensler, anlaşılan, bu ülkenin hükümdarları idi. Bunların sonuncusu olarak, Kutula-Kaan (Türkçe kağan) zikredilir; oğlu Altan'ın Timuçin'in taraftarları arasında adı geçer. Altan daha sonra, diğer birçok kimseler ile birlikte, Timuçin aleyhine kıyam etmiş ve cereyan eden muharebede maktul düşmüştür.Moğol ananesine göre, Kıyat soyundan olan Yesügey de bu hanedana mensup idi. Mamafih bu akrabalık belki de sonradan uydurulmuştur. Yine Moğol ananesinden öğrendiğimiz Yesügey'in ömrünün son yıllarında kalabalık bir kabilenin reisi olması keyfiyeti de şüphelidir. Yesügey 1167'de, oğlu Timuçin henüz 12 yaşında iken, öldü.

Ölür ölmez reisi bulunduğu kabile camiası dağılmış olsa gerektir.

Herkesin terk ettiği Timuçin ile annesi ve kardeşleri avcılık ve balıkçılık ile yaşamak mecburiyetinde kaldılar. Demek oluyor ki, Cengiz Han babasından hiçbir şey tevarüs etmemiş ve müstakbel ülkesinin temellerini kendi başına atmıştır. İçte bu sebeple büyük icraatına, diğer bütün fatihlere nazaran, çok daha geç girişebildi. Her halde 50 yaşına kadar ismini, Moğolistan haricinde, kimse bilmiyordu.

Cihan tarihinde en büyük imparatorluğun müessisi olan Timuçin, tarihte ilk defa, bir kısmını asilzadelerin teşkil ettiği bir sergüzeştçiler grubu tarafından "han" ilan edilmiş olarak görülür. Cengiz Han'ın hayatının bu kısmı hakkında malumat kifayetsiz olup, itimada layık değildir. Buna rağmen, Han ile tebaasının karşılıklı vazifelerini ne şekilde tespit ettikleri noktasından, bu malumat dikkate değer mahiyettedir.

Tebaa, hanın tahta çıkması sırasında, şöyle demişlermiş: "Sen hükümdarımız olacak olursan, biz her muharebede sayısız düşmanlara karşı ön saflarda savaşacağız; güzel kadın veya kız ve cins atlar ele geçirecek olursak, bunları sana bırakacağız.

Sürek avına herkesten önce çıkacağız ve yakaladığımız hayvanları sana vereceğiz."

Musibet günlerinde tevabii tarafından terkedilen han da buna benzer bir şekilde söz söyler ve tebaasına karşı vazifesini yaptığını iddia eder:

"Sürü sürü atlar ile koyunlar, kadın ve çocuklar ele geçirip, sizlere dağıttım. Bozkırlarda avlandığımız zaman, sizin için sürek avları tertip ettim ve avu dağlardan önünüze sürdüm."

Cengiz Han ikbal zamanlarında bile bu kabil telakkilerden pek ayrılmamıştır; kendisi için daima en büyük saadet, yendiği düşmanlarının atlarına binmek ve karılarım öpmek idi.

Hiçbir yerde, mesela VIII. asrın Orhun kitabelerindeki Türk hükümdarı gibi, fütuhatını kavminin menfaati için yaptığını, nüfusu arttırdığını, fakir halkı zenginleştirdiğini ve çıplakları giydirdiğini iddia etmez.

XII. asrın ikinci yarısında, mahalli sebepler istisna edilirse, Moğolistan'da cereyan eden hadiselere, Çin hükümetinin siyaseti amil olmuştur. Birçok diğer Çin sülalelerinde olduğu gibi, Kin sülalesinin esas siyaseti de Çin boyunduruğu altına girmeyen göçebe kabile reislerini aynı boydan diğer kabilelere ezdirmekti.

Çinlilerin Moğol prenslerini imha ettirmiş oldukları Buyir-Nor Tatarları, bu sefer Çin için tehlikeli bir vaziyet almışlardı. Timuçin'i, Hristiyan Kerayitlerin reisi ile birlikte, bunlara karşı Çinlilerin müttefiki olarak görüyoruz. Halbuki kendisinin Moğol prenslerinin akrabası olduğu ve bilahare Kin sülalesine karşı giriştiği harp ile bunların intikamını aldığı rivayet edilir.

1194 (kaplan) yılında muharebe müttefikler lehine neticelendi. Yardımına mükafat olmak üzere, Çin kumandanı (çing-siang) Kerayit reisine hükümdarlık (Çince wang, Moğolca ve VIII. asır Türkçesinde ung veya ong) unvanı, oğluna da tsiang-kün (Moğolca sengün) askeri rütbesini tevcih etti. Bu iki prensin asıl isimleri, anlaşılan bu Çince unvanlar yüzünden, tamamiyle ortadan kalkmıştır. Timuçin'e de bu neviden bir unvan tevcih edilmiş ise de, bu diğerleri kadar tanınmamıştır.

Müteakip 10 sene Moğolistan'da dahili mücadeleler ile geçmiştir.

Muhtelif prens ve kabileler arasında cereyan eden birçok muharebelere Timuçin, daima Kerayit hükümdarının sadık bir müttefiki olarak iştirak etmiş ve rivayete göre ona o zaman "baba" diye hitap etmiştir.

Bu hadiseler arasında daha büyük ölçüde bir hareket de görülür:

1201 (tavuk) yılında birçok kabileler Timuçin'in eski kan kardeşi (anda) Camuka (Camuha) etrafında birleşerek, onu, gürhan unvanı ile hükümdar ilan ettiler. Bu hareketi halk kütlelerinin asilzadelere karşı mücadelesi olarak kabul etmek, icap etse gerektir. Timuçin ve müttefiklerinin aksine olarak, Camuka'nın, "at sürülerine sahip" olan itibarlı kimselerin değil, fakir ve hakir "koyun çobanlarının" müdafii olduğu bildirilir. Fakat topladığı ordu az zamanda mağlup edildi ve dağıtıldı. Mamafih Camuka daha sonra Sengün ve babasının itimadını kazanmağa ve bunları eski müttefiklerinden ayırmağa muvaffak oldu. Timuçin için müttefikleri ile arasının açılması pek vahim neticeler verdi. Hemen bütün müttefikleri tarafından terkedilmiş olduğu halde, kendisine sadık kalan birkaç kişi ile küçük bir göl olan Balciyuna kıyısına çekilmek ve bu gölün pis suyunu içmek mecburiyetinde kaldı. Fakat her şeye rağmen, düşmanlarını desise ile aldatmak ve bir baskın ile ezmek imkanını buldu. Ung Han ve oğlu Sengün selameti firarda aradılar ise de, uzak diyarlarda tutulup, öldürüldüler; Ung Han Moğolistan batısındaki bölgede, oğlu da Kaşgar ile Hotan arasında telef oldu.

Moğolistan'ın doğusunda bulunan bütün kabileler Timuçin'i hükümdar tanıdılar (1203, domuz yılı).

Balciyuna'da, hatta en kara günlerde bile, Timuçin'e sadık kalmış olan küçük bir zümre Cengiz Han'ın kurduğu devlette, "Balciyuntu" sıfatı ile büyük imtiyazlara sahip oldular. Bunlar arasında Cafer Hoca, Hasan ve Danişmend Hacib isminde üç Müslümanın bulunması dikkate değer. Bunların son ikisi, birçok seneler sonra, Harizmşah ülkesine karşı açtığı seferde hükümdarlarına refakat ettiler ve bu memleketler ahalisi ile fatihler arasında mutavassıt rolünü oynamak suretiyle, kendisine büyük hizmetlerde bulundular.

Danişmend Timuçin'den çok daha genç olması lazım gelir; çünkü onun ölümünden en az 25 sene sonra ölmüş ve torunu Melik (Ügedey'in oğullarından biridir)'in hocası olarak, adı geçer.

Anlaşılan bu Müslümanlar buralara tacir sıfatı ile gelmişlerdi. Filhakika o devirde yaşayan Çinli Meng-Hung Moğolistan ile Çin arasındaki ticaretin garptan gelmiş Müslüman tacirler elinde olduğunu kaydeder. Moğollar tarafından Türkçe ortak ("mutavassıt") adı ile anılan bu tacirler daha sonraları Cengiz Han'ın teveccühünü kazandılar.

Kendisine izafe edilen bir söze göre Cengiz, ümerasına, oğullarına bütün harp fenlerini gayet iyi öğreterek, onları, elindeki malların değerinden emin ticaret seyahatine çıkan bir tacir gibi, nefsine itimat ile seferlere girişecek bir kabiliyette yetiştirmelerini tavsiye etmiştir.

Tecrübe ve bilgi itibariyle Moğollardan çok üstün olan bu Müslüman tacirlerin reylerinin, Cengiz Han'ın gerek siyasetinde ve gerek devlet teşkilatında az çok tesiri olduğu kabul edilebilirse de, bu hususta kafi malumat sahibi değiliz.Moğolistan'ın garp yarısının teshiri ancak 1206 (kaplan) yılında, kudretli Nayman kabilesinin mağlup edilmesi ile tamamlanabilmiştir.Çinlilerce Cengiz "imparator" unvanını aynı yılda almıştır. Hakikatte ise, ne Timuçin, ne de ilk halefleri, Kin sülalesinin ortadan kaldırılmasından sonra bile, kendilerini hiç bir zaman "Çin imparatoru" saymayarak, daima göçebeler devleti hükümdarları kalmışlardır. Kendisinden önceki birçok göçebe derebeyler gibi, Timuçin de, hükümdar olduktan sonra, yeni bir isim aldı (halefleri bu ananeye sadık kalmadılar). Kendisine, ilk olarak, ne zaman "Cengiz Han" dendiğini ve cengiz (çingiz ) sözünün ne mana ifade ettiğini Moğol an'anesinden, sarih olarak, öğrenmek kabil olamamaktadır.

Bazılarına göre, Timuçin bu unvanı daha küçük bir sergüzeştçiler grubunun reisi iken, bir kısmına göre, 1203'te Kerayitler üzerinde kazandığı muzafferiyetten ve diğer bir kısmına göre ise, 1206'da Naymanlar üzerinde elde ettiği zaferden sonra almıştır. Muasırı olan Çinli Meng-Hung'a göre, Cengiz Çince t'ien-tze ("semaların oğlu") karşılığıdır.

Diğer bir Çin etimolojisi de Douglas tarafından verilir:

"ching-sze "the perfect warrior." Reşidüddin'in verdiği Moğolca etimolojiye göre ise, cengiz, çink "kuvvetli" sıfatının cemi şeklidir.Timuçin'e hükümdarlık unvanı bir şaman tarafından tevcih edildiğine göre, cengiz sözü Moğolların, henüz kafi derecede tetkik edilmemiş olan, dini tasavvurları ile alakalı olmalıdır.Menbalar Cengiz Han'ın 1206'da bütün Moğolistan'ı hakimiyeti altında birleştirdikten sonra, ilk devlet meclisini (kurultay) topladığı, hakimiyetinin harici alametlerini tespit ettiği ve devlet teşkilatına son şeklini verdiği hususlarında müttefiktirler.

Hanlık kudretinin alameti olmak üzere, karargahına 9 kır at kuyruğundan vücuda getirilmiş bir sancak dikildi. Çin kaynaklarınca, bu sancağın üzerinde siyah bir at resmi de bulunuyordu.

Rivayete göre, Cengiz Han şu sözleri söylemiştir: "Evinde intizamı temin edebilen bir kimse, bir devlette de intizam temin edebilir. 10 kişiye icap ettiği şekilde kumanda etmesini bilene, 1000 veya 10.000 kişinin de kumandası tevdi edilebilir." Her zaman için, şüphesiz, doğru olmayan bu sözün, Cengiz Han, belki herkesten fazla eri olduğunu hayatı boyunca göstermiştir. Akıncı çetesi reisi iken olduğu gibi, imparator olduğu zaman da tebaası arasında hemen hemen kendi nefsine olduğu kadar itimat edebileceği mahrem ve sadık bir muhit temin etmeğe muvaffak olmuş ve bu sayede eseri, tarihte(kavim muhaceretleri ile münasebettar olmayan bütün bu türlü istilaların aksine olarak), ölümünden sonra da aynı muvaffakiyetle devam etmiştir. Moğolların askeri muvaffakiyetinin bir sırrı da vücuda getirmiş oldukları ve son şeklini 1206'da alan, kalabalık bir muhafaza kıtası teşkilatıdır.

10.000 kişiden müteşekkil olan bu hassa birliklerinin hanın karargahında görecekleri vazifeleri, en ufak teferruatına kadar tespit edilmişti. Disipline fevkalade riayet edilirdi.

Bunlar devlette imtiyazlı bir askeri aristokrasi mevkiinde idiler. Teşkilatta hizmet eden bir nefer diğer kıtalardaki 1000 kişilik kuvvetler kumandanından yüksek mevkie sahip idi.

Hiçbir kumandan emri altında bulunanlardan hiçbirini, hanın haberi ve izni olmaksızın, idam edemezdi.

Bu hassa kıtasının içinde de, ayrıca, doğrudan doğruya hana tabi olan 1000 kişilik bir alay vardı. Bu alay ancak hükümdar bizzat ordunun başında bulunduğu zaman harbe girerdi.

Orduda disiplinin muhafazası, askeri harbe alıştırmak ve efradın harp kabiliyetini denemek için mühim bir vasıta da, mükemmel bir şekilde tertip edilen sürek avları idi. Bunlarda, hakiki muharebelerde olduğu gibi, askeri disipline mutlak surette ve harfi harfine riayet edilirdi.

Moğol ordusunda disiplin hissinin ne kadar kuvvetli olduğunu bize 1240'ta vücuda getirilmiş olan Moğolca bir eser çok açık bir surette gösterir. Meçhul müellif hükümdar ve hanedan ailesi prenslerinin, çekinmeksizin, bütün hata ve kabahatlerini sayar. Uzak ülkelerin fethi hakkında müellifin malumatı azdır; fütuhat savaşlarına dair fazla bir şey bildirmez.Buna mukabil, İslam kaynaklarında da zikredilen Horasan'da vuku bulan ufak bir disiplinsizlik (bir ordu grubu, hanın emrine rağmen, bir tarlanın yağmasına girişmişti) bilhassa zikredilmeye ve üzerinde durulmaya değer.

Cengiz Han'ın "dahili siyaseti" (eğer böyle bir tabir yerinde ise) için dikkate değer bir cihet de, kendisine izafe edilen sözlere göre, onun Orhun kitabelerindeki "fakir ve çıplakların" yardımcısı hanın aksine olarak, sadece ordusu ve kavmi arasında nizam ve disiplinin tesisine yarayan hizmetlere kıymet vermesidir. Cengiz'e göre, kendisinden önce oğul babaya, küçük kardeş ağabeyine, gelin kayınvalidesine, memurlar amirlerine itaat etmiyorlar ve amirler de, emirleri altında bulunanlara karşı vazifelerini ifa etmiyorlardı. Hükümdarlığı zamanında, idaresi altında her yerde, intizam temin ve herkesin mevkii tayin edilmişti.Söylendiğine göre, Cengiz Han mühür ve yazı kullanıldığını, ilk olarak, Naymanlar ülkesinde görmüştür. Emrindeki Müslüman tacirler, bugünkü şarklı tacirler gibi, çok uzak ülkeler ile ticari münasebetlerde bulundukları halde, yazı yazmak bilmezlerdi.

Nayman hanlarının hizmetinde bir Uygur mühürdar vardı. Cengiz Han onu kendi hizmetine aldı, imparatorluğunda Uygur yazısının kullanılmasını tamim etti ve bu yazının oğullarına ve diğer asil genç Moğollara öğretilmesini emretti. Moğol imparatorluğunun daha o sıralarda doğrudan doğruya Çin memuriyet sistemi tesiri altında kaldığına hükmetmemize bir sebep yoktur.

Göçebeler nazarında Çin imparatorluğunun pek büyük tutulduğu muhakkaktır. Peking'in zaptından az sonra, Cengiz Han'ın karısı olup, kocasından sonra 30 küsur sene daha yaşayan Kin sülalesine mensup prenses güzel değildi ve dünyaya hiçbir çocuk getirmemişti. Buna rağmen, "büyük bir imparatorun kızı" sıfatı ile sülalesinin izmihlalinden sonra da, bütün hayatı boyunca, vatandaşlarından hürmet görmüştür. Mamafih Cengiz Han'ın sarayında devletinin kuruluşundan uzun zaman sonra da Çin medeniyetinin hiçbir mümessili yoktu.

Meng-Hung'un bildirdiğine göre, Çin yazısı Moğollar tarafından, Çin ile münasebetlerinde bile, ancak 1219'dan sonra kullanılmıştır. Bundan önce Çin'e gönderilen tahrirat yalnız Uygur yazısı ile yazılıyordu. İranlı memurların da Cengiz Han'ın hizmetine ancak Maveraünnehr'in fethinden sonra girdiği anlaşılıyor. Daha Cengiz Han hayatta iken, mağlupların medeniyetini, hiç değilse, haricen tamamen benimseyen ve birkaç dil konuşabilen genç Moğollar vardı. Ancak han mağlup milletlerin medeniyetlerine daima yabancı kalmıştır; ana dili olan Moğolcadan başka hiçbir dile aşina değildi.

Cengiz Han'ın, daha Moğolistan'da iken, geniş fetih planları ile hareket ettiğine dair elimizde hiçbir delil yoktur.

Komşu medeni ülkelere yaptığı ilk seferlerde talan maksadı güdülüyordu; daimi Moğol hakimiyeti buralarda çok daha sonradır. Batıya ilk sefer, bu istikamette kaçan düşmanların takibi için yapılmıştır.

Dana sonra, hadiselerin inkişafı ile bu seferler planlı bir fetih harbine inkılap etti.

1205 yılında, Cengiz Han, ilk defa, medeni bir ülke olan Tangut (Çinlilerin Hsia yahut Hsi-Hsia tabir ettikleri devlet)'a sefer etti ve bol ganimetle döndü. Hsia'ya karşı harp daha sonra müteaddit defalar tekrarlandı. 1210'da Hsia imparatoru Cengiz Han'a kızını zevce olarak vermeye mecbur oldu. Muhasamata, bu tarihten çok sonra, yeniden başlandı ve imparatorun ölümünden bir sene önce, Hsia devletine nihayet verildi.

Şimali Çin'de Kin sülalesi ile 1211'de başlamış olan harp de uzun sürmüştür. Bu harpte, başladığı andan itibaren, bütün kuvvetlerden istifade edilmiştir; Moğolistan'da yalnız 2.000 asker bırakıldı; han ve 4 oğlu da, ordu ile birlikte, bu harbe iştirak ettiler. Müteaddit muzafferiyetlerden sonra, Moğol ordu grupları, Reşidüddin'e göre, 1213'te ve Çin resmi anallerine göre ise, 1214'te Peking önünde buluştular.

Burada sulh yapıldı ve Cengiz Han Çin prenseslerinden biri ile evlendi. Fakat 5 ay sonra harp yeniden başladı. 1215'te Peking, uzun bir muhasaradan sonra, galiplere teslim oldu ve 1216'da Cengiz Han Moğolistan'a döndü. Fakat Cengiz Han buradan ayrılır ayrılmaz, Kin İmparatorluğu'nun mühim bir kısmı geri alındı.

Daha sonra bu harbe devam vazifesini kumandanlardan Mukuli üstüne aldı.

Fakat uğradığı bütün mağlubiyetlere rağmen, Kin İmparatorluğu devam etti ve ancak Cengiz Han'ın halefi tarafından ortadan kaldırılabildi.

1211-1216 yıllarında, Moğolların bütün kuvvetleri Çin'de meşgul iken, batıya kaçan düşmanların takibine fasıla verilmek mecburiyeti harf olmuştur.

Bu sebeple, Moğol silahlarının batıdaki bütün muvaffakiyetleri ya 1211'e kadar veya 1216'dan sonra elde edilmiştir.Moğolistan ve Çin'in hemen batısında Kara-Hıtay gurhanlarının ülkesi bulunuyordu. Bu ülke Uygur memleketinden (krş. BEŞBALIK) Aral gölüne kadar uzanan bütün sahayı ihtiva ediyordu. Kara-Hıtay devleti, ilk olarak, Moğolistan'dan kaçan insan kalabalığının ve bunları takip edenlerin istilasına uğradı.

Esasen muhtelif Müslüman hükümdarlarının ve bilhassa Harizmşah Muhammed'in taarruzları ile zayıflamış olan Gürhan hakimiyeti bu suretle tamamen ortadan kalktı. 1209'da Uygur hükümdarı (İdikut), 1211'de bugünkü Yedi-Su şimalinde bulunan Karluk hükümdarı Arslan Han (Moğollara ilk tabi olan Müslüman hükümdardır), 1216'dan sonra da İli vadisindeki Alınlık hükümdarı Moğollara boyun eğdiler. Maveraünnehr Harizmşah tarafından zaptedildi. Kara-Hıtay Devleti'nin diğer kısımlarını da Nayman hükümdarı Küçlük ele geçirdi.

Müteakip senelerde Küçlük, hiç bir engele rastlamadan, hakimiyetini bu sahalarda sağlamlaştırdı. Kendisi, kabilesinin ekser mensupları gibi, aslen Hristiyan idi; Kara-Hıtay ülkesinde putperestliği (galiba budizmi) kabul etti.

Bugünkü Çin-Türkistan'ındaki Müslümanları, uzun mukavemetlerden sonra, hakimiyeti altına almağa muvaffak oldu ve aleyhlerinde şiddetli takibata girişti.

Aleni ibadet yasak edildi ve halk Hıtay libası giymeye mecbur kaldı. Serkeş veya şüpheli şahısların erlerine asker yerleştirildi ki, bu usul, XVII. asırda Louis XIV. tarafından, Fransa'da protestanlara da tatbik olunmuştur.

Cengiz Han'ın yeniden batıya teveccühü 1216'da kabil olabildi Bu tarafta düşmanların takibine bu sefer büyük oğlu Cuci'yi memur etti. Cuci ilkin, Naymanların değil, Merkitlerin üzerine yürüdü. Moğollar tarafından Baykal doğusundaki sahaya sürülmüş olan Merkitler bugünkü Kırgız bozkırlarına sığınmışlardı.

Çarpışma bu bozkırın batı kısmında, şimdiki Turgay mıntıkasında vuku buldu ve Merkitler hemen tamamen yok edildiler. Fakat hemen sonra Moğol ordusu Harizmşah'ın kalabalık ordusunun taarruzuna uğradı.

Bu ordu aşağı Sır-Derya vadisinden hareketle mıntıkanın hakimi Kıpçaklara karşı sefer etmişti. Muharebe sahası ve coğrafi şerait hakkında yegane sahih malumat veren Nesevi, diğer menbaların aksine olarak, bu muharebenin Otrar katliamından sonra değil, daha önce 612 (1215/1216)'de vuku bulduğunu sarahaten kaydeder. Muharebede hiç bir taraf netice alamadı.

Müteakip gece Moğollar ordugahlarını boşalttılar ve düşmanı aldatmak maksadı ile nöbetçi ateşlerini söndürmeksizin uzaklaştılar ve böylece, aradaki mesafeyi açarak, takip edilmekten kurtuldular. Cuci'nin bu muharebeyi istemediği sarahatle kaydedilir.

Harizmşah'ın bütün kafirlere düşman nazarı ile baktığını söylediği rivayet edilmekle beraber, herhalde onun da böyle bir muharebeye girişmek tasavvuru yoktu. Cengiz Han'ın bu muharebeden haberdar olup-olmadığı, haberdar idi ise, nerede ve ne zaman haber aldığı malum değildir. Ancak bu muharebenin iki devletin münasebetleri üzerinde hiçbir tesiri olmamıştır. Galiba bu çarpışma her iki tarafça esef edilecek bir anlaşamamazlık diye kabul edilmiştir. Cengiz Han'ın birkaç sene sonra, bütün İslam alemi için felaketle neticelenen, Harizmşah devletine karşı büyük seferinin bu hadise ile hiçbir alakası yoktur.Bu seferin sebepleri, fakat ekseriya vesikaları layıkı ile bilinmeden, sık-sık bahis mevzuu olmuştur. En yeni ilmi tetkiklerde bile halife Nasır Lidinillah'm Moğollara bir sefaret heyeti göndererek, düşmanı Harizmşah'a karşı, onlardan yardım istediği rivayeti hakikat gibi gösterilir.

Halbuki Mirhond'da buna dair verilen mufassal malumat katiyen efsanevi mahiyettedir.

İlk kaynaklarda halifenin böyle bir hareketinden, İslam alemine yayılmış müphem bir rivayet olarak bahsedilir; adeta bu tarihten 20 sene sonra papa taraftarlarının Friedrich II.'e karşı ve onun taraftarlarının da papaya karşı olan aynı şekildeki ithamları gibi.

Vakıa Cengiz Han 1215 veya 1216'da, Peking'de Müslüman bir sefaret heyeti kabul etmiştir. Fakat bu heyet halife tarafından değil, Harizmşah tarafından gönderilmişti.

Çin'deki Moğol muvaffakiyetleri Orta Asya'ya kadar duyulmuştu. Harizmşah da bunları işitmişti ve gönderdiği sefaret heyeti vasıtası ile yeni fatihin kuvveti hakkında daha sarih bir fikir edinmek istiyordu. Bu sefaret heyeti hakkında malumat veren yegane müverrih, malumatını bizzat gönderilen sefirden (Bahaeddin Razi) almıştır.

Cüveyni'de zikredilen ticaret kervanı bu sıralarda gelmiş olsa gerektir. Tacirlerin, hanı, Moğolistan'da veya Çin'de gördükleri, bu menbada bildirilmez. Demek oluyor ki, iki devlet arasında ticari münasebetlerin tesisi için ilk teşebbüs Harizmşah Devleti'nden gelmiştir. Moğolistan'dan Orta Asya'ya bir sefaret heyeti ve ticaret kervanı gönderilmesi, ona bir mukabele olarak kabul edilmelidir. Daha 1203'ten önce Müslüman tacirlerin Cengiz Han'a gelenleri, bu ticaret münasebetlerinin her iki taraf için, alelumum kabul edildiğinden fazla bir ehemmiyeti haiz olduğunu gösterir.1218'de Maveraünnehr'de Moğol hanının elçisi olarak Harizmli, Buharalı ve Otrarlı üç Müslüman görmekteyiz.

Bunlar Harizmşah'a kıymetli hediyeler getirmişler ve hanın kendisine "en sevgili oğullarından birisi" nazarı ile baktığını tebliğ etmişlerdir. "Oğul" tabiri Muhammed'i rencide etmiş olmalıdır; zira bu söz ile Şarki Asya'da ve İslam aleminde hükümdarlar vasallarına hitap ederlerdi.

Bununla beraber, Cengiz Han'ın, iddia edildiği gibi, Harizmşah'ı bu suretle kasten tahrik etmek istediği şüpheli olsa gerektir. Muhakkak olan cihet, iki hükümdar arasının bu hadise yüzünden açılmadığıdır. Muhammed'in memnuniyetsizliğini, sefaret heyetini kabul ettiği zaman değil, müteakip gece elçilerden biri ile konuşurken izhar etmiş olduğu ve muhatabından aldığı tatminkar cevap üzerine, sefaret heyetini müsait cevap ile memleketine gönderdiği bildirilir.

Ticaret kervanı hepsi Müslüman olan 450 kişilik bir kafileden mürekkep idi.

Başlarında dört tacir bulunuyordu:

Otrarlı Ömer Hoca, Maragalı (Azerbeycan) Hammal, Buharalı Fahreddin Dizaki ve Heratlı Emin el-Din. Bütün bu tacirler hudut şehri Ortar'da katledildiler ve mallan yağma edildi. Bu katillerin şehrin kumandanının şahsi tama'ı veya sultanın emri ile mi yapıldığı malum değildir.

Yalnız hiçbir menbada tacirlerin casusluk veya tahrik edici bir hareketle bu akıbete uğradıklarına dair bir kayda tesadüf edilmez. Cengiz Han'ın, diğer bir sefaret heyeti vasıtası ile tarziye istediği bildirilir. Muhammed bu heyeti veya içlerinden birini de öldürttü.Bu hadiseler Harizm devletine karşı seferi artık bir zaruret haline getirmişti. İslam kaynaklarına göre, Cengiz Han'ın bu seferi 600.000 veya 700.000 kişi ile yaptığı söylenir. Bu sayılar, şüphesiz, pek mübalağalıdır; fakat Moğolların bu kuvvetli düşmana karşı mümkün olduğa kadar büyük bir ordu ile harekete geçmiş olacakları da pek tabiidir.

Buna hükmettirecek diğer bir cihet de, 1211'de olduğu gibi, bu seferde de han ve dört oğlunun ordunun başında bulanmalarıdır. Bununla beraber doğu ülkeleri de tamamen askersiz bırakılmadı; Çin'deki harp bu seneler içinde de devam etmiştir. Kumandan Mukalı(Muhali)'nin emrinde, 129.000 mevcutla Moğol ordusunun hemen yansı bulunuyordu. Çin'deki bu ordudan herhalde hiç veya pek az kuvvetler çekilmiştir; yoksa Kinler bu fırsattan, daha iyi bir şekilde, istifade edebilirlerdi. Buna göre, Harizmşah ile muharebeye sevk edilen Moğol ordusunun asıl muharip kısmı 70.000 kişiden pek fazla olmasa gerektir; tabi kavimlerden bu sefer için gönderilen asker Moğol ordusundan bir az daha fazla sayıda olabilir.

Bunlar arasında iki Müslüman hükümdar da vardı. Karluk hükümdarı Arslan Han ve Almalık hükümdarı Sugnak-Tigin, orduları ile dindaşlarına karşı, Moğolların safında harbe iştirak etmek mecburiyetinde kaldılar. Maveraünnehr ve diğer ülkelerdeki muharebelerde Moğol ordusunun birlikleri hakkında sahip olduğumuz malumat bizi Moğollar ve müttefiklerinin ordu mevcudunun 200.000 kişiyi tecavüz etmediğine hükmettirmektedir.Harizmşah ordusunun sayıca Moğollara üstün olduğu muhakkaktır. Ancak bu ordunun muhtelif birlikleri, aralarında anlaşamamış olduklarından, Cengiz Han ve kumandanlarının idaresi altında sevk edilen orduya karşı koyamadılar.

Moğol ordularının İslam ülkelerinde elde ettikleri zaferler neticesinde, bizzat Cengiz Han'ın batı istikametinde Buhara'ya, cenup istikametinde Sind kıyısında Peşaver havalisine ve ordularının Azak denizine kadar ilerledikleri şimdiye kadar, birçok defalar, tafsilatı ile anlatılmıştır. D'Ohsson (Histoire des Mongols, I, 216 v.d.)'un etraflı surette naklettiklerine ilave edilecek yeni bir şey pek azdır. Yukarıda söylendiği gibi, hadiselerin bu şekilde inkişafında 1218'de Küçlük Devleti'nin Cengiz Han'ın kumandanlarından Cebe tarafından ortadan kaldırılmasının tesiri olduğu kabul edilebilir.

Kaşgar ve diğer şehirlerde halk, başlarındaki müstebitlere karşı kıyam ile Moğolları kurtarıcı gibi karşıladı.

Küçlük idaresi altında Müslümanların maruz kaldıkları dini takibatın aksine olarak, Moğol kumandanı herkesin atalarının dinine sadık kalmakta serbest olduğunu ilan etti.

Bu hadiselere dair haberler, hiç şüphesiz, Maveraünnehr'e de ulaştı. Otrar'da öldürülenlerin hepsinin Müslüman olması, Harizmşah'ı, tebaasını Moğollara karşı mücadelenin bir cihad olduğuna kandırmakta zaten güçlüklere uğratmıştı. Bu kere mesele kendisi için bütün bütün müşkül bir hal aldı.

Moğol stratejisi bütün medeni memleketlerde (Çin'de, Ön Asya'da ve bilahare Rusya'da) aynı idi. Her yerde silahsız köy ahalisi kütle halinde toplanıyor ve müstahkem mevkilerin muhasarasında istihdam ediliyordu.

Kalelere taarruzda Moğollar bu zavallıları öne sürerek, ilk ok yağmurunda bunları telef ettiriyorlar ve bu suretle takip eden asıl orduya yol açılmış bulunuyordu. Hatta bazı hallerde bunlara bayraklar verilerek, düşmanlarda kalabalık bir ordu karşısında bulunduğu zehabı uyandırılıyordu.

Hocend muhasarasında Moğolların sayısı 20.000'i geçmediği halde, beraberlerinde getirdikleri esirlerin 50.000'e yaklaştığı anlaşılmaktadır.

Maveraünnehr ve Harizm'de Moğol hakimiyeti daha Cengiz Han zamanında, kat'i olarak, teessüs etmişti. Harizmşah'ın diğer ülkelerini bir kere daha fethetmek zarureti hasıl oldu. Muhammed, şahsen, hemen-hemen hiç bir yerde düşman ordusuna karşı harekete geçmedi. Kaçışı ve ölümü hakkında bildirilen şeyleri, takip edenlerin izini kaybettikleri şeklinde tefsir etmek yerinde olsa gerektir. Aksi halde kıtaya o kadar yakut olan Hazer denizindeki adada ele geçirilmesi güç olmazdı. 1240 yılına ait anonim bir Moğol tarihi Muhammed'in halefi Celaleddin'in Moğol elçilerinin öldürülmesini emreden şahıs olduğunu vatandaşlarına ispat etmektedir.

İbn Batuta 100 sene sonra, Orta Asya'da buna benzer rivayetleri bizzat işitmiştir.

Cengiz Han ve yakınlarının bu hususta herhalde daha iyi malumat sahibi olduklarını kabul etmek zarureti olsa gerektir.

Bizzat Cengiz Han tarafından kumanda edilen ordu, bütün harb boyunca, tek bir mağlubiyete dahi uğramadı.

İslam kumandanları ancak küçük Moğol birliklerine karşı bazı geçici muvaffakiyetler elde ettiler. Harbin umumi cereyanı hakkında itimat edilebilir malumata sahibiz. Mamafih bu malumatın çoğu 658 (1160)'de yazılmış olan tek bir menbadan alındığı cihetle, teferruatta her zaman sahih değildir.

Eser ile vakalar arasında geçen 40 sene, bilhassa hanın sözleri ve icraatı hakkında, birtakım efsanelerin türemesine kifayet etmiştir.

Çok defa, en son ilmi eserlerde bile, ana dili olan Moğolcadan başka bir lisan bilmeyen Cengiz Han'ın, Buhara'yı zapt ettiği zaman, mescidin (musalla) minberinden halka hitapla, insanları, işledikleri günahlardan dolayı, cezalandırmak üzere, Allah tarafından gönderildiğini söylediği rivayeti yer bulmuştur.

Bu hususta şunu ilave etmek kafidir:

Buhara'nın zaptı hakkında, Cüveyni'den önce, üç müverrih malumat verir; bunların hiçbirinde böyle bir kayıt yoktur.Hanın arzusu üzerine Çin'den Hindukuş'a seyahat eden Tao dini saliklerinden Çinli rahip Çang-Çun bize, han ve oğullarının emri üzerine ve Cengiz'in Hindukuş'tan Maveraünnehr'e avdetinde, tahrip edilen arazi hakkında bazı malumat vermektedir.

Cengiz Han'ın bu mezhebin ebedi hayata ulaşmak yollarına aşina olduğu anlaşılmaktadır.

Çang-Çun'a tevcih ettiği bir sual üzerine ondan aldığı: "Hayatı muhafaza etmenin çareleri vardır, ama ölmezliğe kavuşmanın çaresi yoktur" cevabı Cengiz'de bir hayli kırgınlığa sebep olmuş olabilir; buna rağmen, o nefsine hakim kalmış ve Çinli rahibe karşı teveccühünü azaltmadığı gibi, onun hulus ve samimiyetini övmüş ve sonraları, her zaman tatbik etmemekle beraber, öğüt ve tavsiyelerini bile büyük bir hürmetle karşılamıştır. Mart 1223'te bir av esnasında Cengiz Han'ın hayatı tehlikeye girmişti. Attan düşmüş ve azgın bir yabani domuzun taarruzuna uğramıştı. Rahip, Cengiz Han'a, yaşı ilerlemiş olduğu cihetle, artık bu eğlenceden vazgeçmesi lazım geleceğini söyledi. Han bir daha avlanmayacağını vadetti; fakat vaadini ancak iki ay tutabildi.Cengiz Han 1223 yazını Kulan-Başı bozkırında (bugünkü Sır-Derya doğusunda ve İskender silsilesi şimalinde), 1224 yazını da Irtış kıyısında geçirdi. Vatanına 1225'te döndü. Aynı senede buradan Hsia devletine sefer etti; bu kendisinin son seferidir. Burada Çin'in bugünkü Kan-Su eyaletinde, Tsin-Çou şehrinden uzak olmayan bir yerde ve Hsia merkez şehrinin kat'i olarak tesliminden birkaç gün önce, 624 Ramazanının ilk yarısında (Ağustos 1227) vefat etti (ölüm tarihi ihtilaflıdır). Cesedi Moğolistan'a getirildi ve Onon ve Kerülen menbaları civarında, Burhan-Haldun dağlarında bir yere defnedildi. Gömüldüğü yer, Moğol adeti üzere, gizli tutuldu. Daha sonra, o dağlara haleflerinden bazıları da gömülerek, heykelleri dikildi. Bu sahanın çok daha cenubunda bulunan Ordos'ta, büyük sed ile Hoang-Ho arasında Camhak ırmağı üzerinde, bugün iki keçe çadır vardır. Bunlarda, bazılarına göre, bakır, bir kısmına göre de gümüş bir sandık içerisinde Cengiz Han'ın kemikleri, eyeri, fincanı ve çubuğu (!) mahfuzdur; muayyen günlerde ziyaret edilir ve kurban kesilir.

Bu yadigarların muahhar bir devre ait olduğu ve kurban ayininin de sonradan yapılmaya başladığından bittabii şüphe edilemez. Buna dair verilen ilk malumatın hangi zamana ait olduğu bugüne kadar araştırılmış değildir.

Büyük fatihin hayatının son 10 yılındaki harici görünüşüne dair, Çinli Meng-Hung ve İranlı Cüzcani vasıtası ile bazı malumata sahibiz. Uzun boyu, geniş alnı ve uzun sakalı ile ırkdaşlanndan ayrılıyordu. Cüzcani ayrıca, iri vücutlu ve yeşil-ela gözlü olduğunu bildirir. Tepesinde yalnız bir kaç tel ak saçı vardı.Cengiz Han hayatta iken, üçüncü oğlu Ügedey'i de kendine halef tayin etmişti.

Her göçebe devlette olduğu gibi, Cengiz Han'ın kurduğu devlette de, devletin hükümdara değil, hükümdar ailesine ait olduğu, bu ailenin her rüknünün bir ulusu (kabile), bir yurt (arazi) ve bir incü (saray ve askeri için lüzumu kadar varidat)'ye sahip olmak esası hakimdi.

Bu esasa Cengiz Han da riayetle, Moğol an'anesi icabı, babasının "evini", yani aslen sahip olduğu araziyi (Moğolistan'ın doğu kısmı), tevarüs eden küçük oğlu Tuli hariç olmak üzere, oğullarından her biri daha Cengiz Han hayatta iken, muayyen arazi parçalarının sahibi olarak tanındılar. Cengiz Han hakim bulunduğu müddetçe, bu şartlar altında dahi, devletin birliğine halel gelmediği anlaşılmaktadır. Oğulları muhtelif mıntıkaların hükümdarları olmaktan ziyade, babalarının refikleri ve sadık yardımcıları olarak görülürler.

Her birinin devlet idaresinde hususi vazifeleri vardır:

Cuci-avcı başı, Çağatay -Moğol örf hukuku (yasa) tatbikçisi ve Tuli-harp nazın idi. Babalarının ölümünden ancak az önce, Tuli ile büyük oğlu Cuci'nin arası açıldı; Cuci, batı ülkelerinin fethinden sonra, ailenin Moğolistan'a dönmeyen yegane rüknüdür.

Cuci'nin babasına karşı isyan edip etmediği veya Moğol an'anesinin iddia ettiği gibi, bütün bunların iftira olduğu tayin edilememektedir. Bilinen bir şey varsa, o da Cengiz Han'ın oğluna karşı sefere hazırlandığı sırada Moğolistan'a bunun ölüm haberinin geldiğidir. Muahhar menbalara göre ise, Cuci babasından sonra altı ay daha yaşamıştır.



























CENGİZ HAN TÜRK'TÜR,

MOĞOLLAR BİR TÜRK BOYUDUR

Cengiz Han Türk Kökenlidir,Moğollar Bir Türk Boyudur ve Moğol Kelimesi bir Türk Federasyonun İsmidir

Cengiz Han Türk Kökenlidir, Moğollar Bir Türk Boyudur ve Moğol Kelimesi Türk Kökenli bir Federasyonun(Türk Aşiretler Birliği'dir) İsmidir

Genghis Khan is of Turk Ethnic Origin, the Mongols are a Turk Tribe, and the Word Mongol is the Name of a Turk Federation(Union of Turk Tribes)

Eski Göktürk Türklerinin garbi kısımlarında «Çu yu» şubesi Çinlilere Şa-to ismile maruf idi. Çu-yu yine bir çok şubelerden müteşekkil kabileler yığınından ibaret idi. Bunların başında da Göktürk sülalesine mensup hanedanın bir kısmı bulunuyordu. Bunlar Uyguristan'ın Barköl (Bars-Köl) civarında yaşıyorlardı.

Tokuzoğuz - Uygurlar Moğolistan'ı terkedip ekseriyeti şarki Tiyanşan'-da yerleştiği sıralarda Şarki Türkistan'ın cenubu şarki kısımlarında (670 - 861 senelerinde) Tibet'liler hüküm sürüyorlardı.

Bu Çu-yu(Şa-to)lar Uygur ve Tibetli'lerle barınamadılar. 808 de Çin'in tabiiyetine girdiler ve Ordos'un şimaline, Ling-çeau'ın şimali şarkisinde yerleştiler ve 878 senesine kadar orada kendi başlarına yarı müstakil küçük bir devlet halinde yaşadılar. Bunların prenslerinden ismi Çin kaynaklarında Li-ko-yong yazılan birisinin 883 senesinde Çin'deki büyük bir isyan hareketini tenkil etmiş olduğu Çin ve İslam menbalarında zikredilmiştir. Bu münasebetle bu Li-ko-yong'ın ahfadı Şan-si vilayetinde. Hıtay (= Kidan) aşiretinin şimali Çin'i (10. uncu asırda) istilasına kadar yarı müstakil valiler sıfatiyle hüküm sürmüşlerdir, Çin kayıtlarına göre Cengiz'in ecdadı işte bu Şa-to Türkleri hanedanına mensup idi.

Doğu Avrupa'da Edil kıyılariyle .Kırım-arasında. 6-10 uncu asırlar sırasında bir Hazar Hakanlığı yaşadı.

Bu devletin başında bulunan hakanlar Göktürklerin de mensup olduğu Açina nesline mensup, belki ayni sülalenin şarki Avrupa'yı idare eden şubesi olduğu tahakkuk etmiştir. Bunların hükümet merkezleri Dağıstan'da Belencer (şimdiki Anderey), Semender (şimdiki Kızlar) ve Volga deltasındaki Etil (şimdiki Astarhanm yanında) şehirleri idi.

MOĞOL, TATAR VE TÜRK MÜNASEBETİ

Burada Türk ve Moğol münasebeti meselesini izah etmek icab ediyor. Bugün takriben 4 milyon sayılan Moğollar. Türkler ve Mançular gibi Ural-Altay kavimlerinin Altay zümresine mensupturlar. Moğollar bu Altay zümresinin Türklere en yakın, bilhassa içtima" teşkilatı itibarile tamamile kardeş bir kavmi teşkil ederler. Türk ve Moğol dilleri arasındaki münasebet meselesi bugün kat'i bir şekil almamışsa da son senelerde güzel inkişaflar yapan Altay dilleri mukayesesi yolunda, bilhassa RAMSTEDT, KOTVİÇ. POPPE. VLADİMİRTSEV ve PUCHA gibi alimlerin tetkikleri sayesinde iyi aydınlatılmıştır. Eski Türk dili meseleleri şimdi Moğolca ile mukayeseden başka öğrenilmez bir şekil almıştır. Yani her iki dilin uzak mazisi yekdiğerine sıkı bağlıdır; fakat popüler Avrupa eserlerinde «Moğol ırkı» derken Altay zümresine değil, hatta Ural - Altay kavimleri grubuna bile kat'iyen münasebeti olmayan Uzakdoğu kavimleri Çinliler anılıyor. Bu, bilhassa geçen asırda hakim olan bir yanlış tabirdir. Keza «Tatar» ismi evvelce Moğollar hakimiyeti zamanında onlara iltihak eden kavimlere de ıtlak olunduğundan Kazan - Tatarı, Kırım - Tatarı, Nogay - Tatarı, Altay - Tatarı, Azerbaycan - Tatarı gibi isimler hasıl olmuştur. Bu isimler birer etnik münasebete delalet etmezler.

Mesela eski Bulgarların ve Kıpçakların karışmasından hasıl olan Kazan Türkler ile Tatarlar arasında etnik münasebet yoktur. Bu Azarbaycan Türkleri için de böyledir. Gerek Kazanlılara ve gerekse Azerbaycan Türklerine Moğol hakimiyet devrinde Doğudan gelen Tatarlar karışmışlardır. Kazanlılarda çoğunluk Kıpçak, Azerbaycanlılarda ise Oğuz ve Hazarlar olmuştur.Bildiğimiz Moğol dilinde konuşan kavimler 12 nci asırdan evvel bir taraftan şimdiki Yakutların ülkesile Amur nehri arasında vaki ülkelerde, yaşamışlardır. Mesela şarki Moğolistan'da yaşayan ve nihayet 10 uncu asır başİarında şimali Çin'e hakim olan Hıtay (Kidan) lan moğolca konuşan bir kavim olduğu anlaşılmıştır. Keza Reşideddin de Angara nehri üzerinde ve onun Yeniseyle birleştiği yerin aşağı taraflarında yaşayan Tatar, Dürben.

Salciyut, Katakın gibi kavimlerin lisanına ait verilen kayıtlar (usutu mankun; alaqçın adutan; mankü bılavurnan cümleleri) Moğolcadır. Reşideddin tarihinin Topkapı Sarayı nüshası No. 1518 varak 17a de bulunan bu cümleleri RAMSTEDT (hususi bir mektubunda) tahlil etmiştir. Fakat bu Moğolların Türk kavimleri ile kanşıp onların dilleri tesiri altında kalıp Altay zümresine girmelerinden evvelki dilleri, keza kadimen umumi bir isimleri bulunup bulunmadığı malum değildir.

Prof. Poucha'ya göre bu kavimlerin Altaylaşmadan evvelki dilleri paleoasyatik bir dildi. Yukagirlerin diline yakındı. Şivi [Şivey] isminin Moğolca konuşan kavimlerin, yahut onların ekseriyeti- nin eski umumi ismi olarak kullanılmış olacağını tasavvur etmek mümkündür. «Tatar»ismi Orhun kitabelerince de malum ise de bu isim Göktürkler ve Uygurlar devrinden sonra Moğolistan'da yaşayan Moğol ve Türk kavimlerinin muayyen bir halitasına itlak olunmuş görünüyor.

Yeniseydeki Tatarlar Moğolca konuşmuşlar. Fakat Çin Şeddi yakınlarında yaşayan «Çağan Tatarlar» ı, (Ongutlar) ise ve onuncu asırda Lobnor ile Kökenor arasında yaşıyan ve bilhassa Altıntag mıntıkasında Çümül ve Şato Türkleriyle birlikte yaşıyan ve «Tatar Miski» tabirini İran edebiyatına veren kalabalık Tatar kütleleri Türkçe konuşmuşlardır.

Bunların «Misk» leri nefasette ve pahalılıkta dünya pazarında Arapların ayni Lobnor gölü güneyinde vaki şehre nisbetle «Tusmet Miski» denilen miskle bir idi, Keza halis Türk olan İrtış Kimak'larmın bir kabilesi de Tatar tesmiye olunmuştur, Demek yalnız «Tatar» ismi, Çengiz'den evvel Moğolistan'da yaşayan bir aşiretin kavmi mahiyetini öğrenmek için kafi gelmez.

Moğolistan'da Hıtaylar hakim olduğu devirlerde Çin menbaları 18 kadar aşiret zikrediyorlar: Büyük Sarı Şivey, Ti-le, Van-gi-la (ihtimal = Kongır, Kongrat), Ça-çi-la, (ihtimal = Cacırat), Ye-si, Pi-ku-te, Ni-la, Ta-la-çuy, Ta-mi-li, Mi-rh-ki ( = Merkit), Ho-çu, Vu-ku-li, Tsu-pu, Pu-su-van, Tang-gu ( = Tangut), Hu-mu-sze, Hi-ti, Kiu-rh-pi. Bu kabile isimleri için Çinlilerin verdiği bu alametler arasında ancak «Ti-le» Göktürk ve Uygur yazıtlarınca malum «Tile», «Tölüs» lerin ismini Vongila Oongurları gösteriyor; diğerleri ise eskiden burasının, yani Moğolistan'ın, sekenesi diye bildiğimiz aşiretler değildir. Çengiz Hanm tarihinde, (Reşideddin'de ve Yunan - Çao - bi-şi de) zikri geçen bir çok kabilelerin isimleri de onuncu asırdan evvelki Moğolistan vakayiine aid kayıdlarda görülmektedir. Bunların ekserisi herhalde dokuzuncu ve onuncu asırlarda. Kuzeyden ve Kuzey-Doğu-dan kalkıp gelmiş, Moğolistan'da yerleşmiş ve oraya Moğol dilini yaymış Moğol aşiretlerinden ibaret olduğu muhakkak sayılabilir. Fakat dediğim gibi o zaman için hangi kabilenin ana dilinin Moğolca yahut Türkçe olduğunu tesbit etmek müşküldür.

Bir çok kabileler her iki dilde konuşabilmişler ve bazı zamanlar bu iki dilin birisinden diğerine geçebilmişlerdir.

Arada Uyrat (Uyur = Uygur kelimesinin cem'i), Kıyat, yahut Kayat (Kaya ve Kay isminin cem'i), kankliyut (Kanglı'ının cem'i) ve Bayaut (yahut Beyat'ın cem'i) isimlerini taşıyan kabileler aslen-Türk olup Çengiz'in zuhuru zamanına kadar moğollaşmış idiler, fakat Türk an'anelerini de tamamen unutmamış oldukları anlaşılıyor.

Şarki Oğuzların oradaki bakiyesi olarak kabul etmek icap eden Bayaut(Bayat)'lar Moğollar arasında Moğol, Oğuz ve Kimaklar arasında Türk kabilesi addolunmuşlardır. Yani Türk ve Moğol kabilelerinin kayrtaşmaları o zaman o kadar kuvvetli idi.

Çengiz'in mensup olduğu «Kıyat (yahut Kayat) Börçegin «sülalesi» «Börü Tegin» nesli hanlarının Kıyat aşireti içinde hanlık edenler demektir.

Buna ait rivayetleri nakleden Reşideddin'in «Cami-üt Tavarih» i Moğol ve Uygur bahşıları ile müştereken vücud'e getirilen bir eserdir.

Eserin aslı Mo-golca yazılmıştı ve İlhani hükümdarı Ulcaytu'ya Moğolca olarak takdim olunmuştu; bu husus Reşideddin'in eserlerinin birinde mukayyet- tir.

Diğer taraftan Çengiz'in ecdadının şeceresi, Moğol tarihine ait Reşideddin'-den başka kaynaklarda da mevcuttur.

KLAPROTH bu rivayetleri tetkik ederek Göktürk(Tu-kiyu)hakanlarına ait rivayetlerin Moğol hanedanı kendi cetlerine ait olarak göstermelerinin tarihen varit ve şecerelerinin tarihi bir esasa burada mezkur isimleri nesillere taksim itibariyle mümkün olduğunu isbata çalışmıştır, Cenubi Çin'in Sung sülalesi hükümdarı tarafından elçi olarak 1221 de Moğolistan'a gönderilen ve Çengiz'i bizzat ziyaret etmiş olan ÇİAO-HONG, Moğolların hayatı hakkında olduğu gibi, Çengiz'in menşei hakkında da mühim malumat vermektedir. Ona göre Çengiz'in ecdadı Şato Türklerinden neşet etmiştir.


Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-27 show above.)