Excerpt for Peygamberimiz (Sav)’in Yanındaki Yiğitler by , available in its entirety at Smashwords











PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN YANINDAKİ

YİĞİTLER















İbrahim SARI

Peygamberimiz (Sav)’in Yanındaki Yiğitler

Copyright © 2017, (İbrahim SARI)

Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması veya farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

BİRİNCİ BASKI: 2017

Yayınevi Adresi:

NoktaE-Book Publishing

Aşağı Pazarcı Mah.1063 Sokak.No:7

Antalya / TÜRKİYE

Iletişim: noktaekitap@gmail.com

Web:http://www.noktaekitap.net

Bu kitabın tüm hakları ve sorumluluğu İbrahim SARI’ya aittir..

Kapak: NOKTA E-KİTAP

Yayınlayan: NET MEDYA YAYINCILIK

Nokta E-Book International Publishing







PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN

YİĞİT DOSTLARI: ASHAB-I KİRAM

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’i gören, ona iman edip kendisiyle birlikte hareket eden kişilere sahabi denir. Sahabe ve ashab, sahabinin çoğuludur. Sahabe, İslâm’ı din olarak seçtikleri ilk andan itibaren Peygamberimiz (sav)'e çok güçlü bir imanla bağlanmışlardır. Hayatlarının büyük bir kısmını Peygamberimiz (sav)'in yanında geçirmişler, İslam dininin yayılması için Peygamberimiz (sav)'le birlikte mücadele etmişlerdir.

Onların Peygamber (sav)'e olan bu kopmaz sarsılmaz bağlılıkları dönemin müşriklerinin ve kafirlerinin çok tepkisine neden olmuş ve Müslüman oldukları için bu çevreler tarafından tehdit edilmiş, işkenceye maruz kalmış, ölümle karşılaşmış hatta bir kısmı şehit olmuştur. Ancak tüm bu zorluklara rağmen Allah’a ve Hz. Muhammed (sav)’e bağlılıklarını terkeden olmamıştır.

Bu nedenle Ashab-ı Kiram’ın her biri çok değerli insanlardır. Onlar büyük bir fedakarlık örneği göstererek ailelerini, eşlerini, çocuklarını kısacası tüm hayatlarını bir anda geride bırakarak Peygamber Efendimiz (sav)’in yardımcısı olmuşlardır.

Kuran’da Allah sahabe ahlakını şöyle övmüştür:

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbaniler (kendisini Rabb'e adayanlar, Allah dostları) savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 146-148)

Kuran'da Ashab-ı Kiram gibi Allah'ın rızası için her türlü fedakarlığı göze alan samimi Müslümanların cennetle müjdelendikleri şöyle bildirilmektedir:

Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: "Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım.

(Bu,) Allah Katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O'nun Katındadır." (Al-i İmran Suresi, 195)

TÜM HAYATLARINI ALLAH’A VE PEYGAMBERİMİZ (SAV)'E ADAYAN SAHABE-İ KİRAM

Hz. EBU BEKR-İ SIDDIK:

Bütün servetini, kazancını İslam için harcamış, Camiu'l Kur'an, es-Sıddık, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.

Hz. ÖMER:

Adaletin timsali ikinci büyük halife.

Hz. OSMAN:

İlk Müslümanlardan, üçüncü halife.

Hz. ALİ BİN EBU TALİB:

Allah’ın arslanı, dördüncü halife.

ABDURRAHMAN BİN AVF:

Tüm zenginliğini İslam yolunda vakfeden sahabi.

EBÛ UBEYDE BİN CERRAH:

Eminü'l-Ümme (ümmetin emini). Mekke fethinde, Taif muhasarasında, Veda Haccı'nda hep Resullullah (sav)'in yanında bulunmuş, Bedir Savaşı’nda babasına karşı savaşmıştır.

SA’D BİN EBI VAKKAS:

Resulullah’ın okçusu. Uhud savaşında, Peygamber Efendimiz (sav)’in yanından ayrılmayıp gövdelerini siper ederek onu korumaya çalışan bir kaç kişiden birisi.

TALHA BİN UBEYDULLAH:

Cömertliği ve kahramanlığıyla ünlü sahabi.

ZÜBEYR BİN AVVAM:

Müslüman olduktan sonra başta amcası olmak üzere, müşrikler tarafından muhtelif işkence ve eziyetlere maruz kalan, Mekke'nin fethi sırasında İslam ordusunun sancaktarlığını yapan sahabi.

ADİ BİN HATİM TAİ:

Ailece cömert olan sahabi.

AMİR BİN FÜHEYRE:

Bilal-i Habeşi ile birlikte ağır işkencelere maruz kalan sahabi.

AMMAR BİN YASER:

Şehid oğlu şehid.

ABBAS BİN ABDÜLMUTTALİB:

Peygamberimiz (sav)'in amcası.

ABDULLAH BİN ABBAS:

Tefsir alimlerinin şahı.

ABDULLAH BİN AMR BİN AS:

Hadis-i şerif yazması ile meşhur sahabi.

ABDULLAH BİN CAHŞ:

Uhud şehitlerinden.

ABDULLAH EBUBEKR-İ SİDDIK:

Hz. Ebu Bekir’in oğlu.

ABDULLAH BİN HUZAFE:

Resulullah’ın elçilerinden.

ABDULLAH BİN MES’UD:

Kur’an-ı Kerim'i açıktan okuyan ilk sahabi.

ZÜBEYR BİN AVVAM:

Müslüman olduktan sonra başta amcası olmak üzere, müşrikler tarafından muhtelif işkence ve eziyetlere maruz kalan, Mekke'nin fethi sırasında İslam ordusunun sancaktarlığını yapan sahabi.

ABDULLAH BİN ÖMER:

En çok hadis bilen sahabilerden.

ABDULLAH BİN REVAHA:

Resulullah’ın şairi.

ABDULLAH BİN SELAM:

Bedir’de babasına karşı savaşan sahabi.

ABDULLAH BİN SÜHEYL:

Tevrat’ta Resulullah’ın alametlerini görüp Müslüman olan sahabi.

ABDULLAH BİN ZEYD:

Sahib-ül ezan.

ABDULLAH BİN ZÜBEYR:

Medine’de muhacirlerden ilk doğan sahabi

ADİ BİN HATİM TAİ:

Ailece cömert olan sahabi.

AMİR BİN FÜHEYRE:

Bilal-i Habeşi ile birlikte ağır işkencelere maruz kalan sahabi.

AMMAR BİN YASER:

Şehid oğlu şehid.

AMR BİN AS:

Meşhur Arab dahilerinden.

ASIM BİN SABİT:

Arıların koruduğu sahabi.

BERA BİN AZİB:

Kıblenin değiştiğini haber veren sahabi.

BEŞİR BİN SA’D:

Hz. Ebu Bekir’e ilk biat eden sahabi.

BİLAL-İ HABEŞİ:

Peygamber Efendimiz (sav)'in müezzini.

BÜREYDE BİN HASİB:

Resulullah’ın sancaktarı.



CABİR BİN ABDULLAH:

Sahabenin en çok hadis bildirenlerinden.

CA’FER-İ TAYYAR:

Görünüş olarak ve güzel huylarıyla Peygamberimiz (sav)'e benzeyen, Mute gazasında yetmişten fazla yara alarak şehid olan sahabi.

DIHYE-İ KELBI:

Cebrail aleyhisselamın, şekline girdiği sahabi.

EBU DÜCANE:

Peygamber Efendimiz (sav)'in fedaisi.

EBU EYYUB-EL ENSARİ:

Mihmandar-ı Resulullah.

EBU HÜREYRE:

En çok hadis-i şerif rivayet eden sahabi.

EBU KATADE:

Resulullah’ın süvarilerinden.

EBU LÜBABE:

Tevbesi ile meşhur sahabi.

EBU MUSEL-EŞ’ARİ:

Kur’an-ı Kerim’i en iyi okuyan sahabilerden.

EBU SA’ID-İ HUDRİ:

Çok hadis rivayet eden yedi sahabiden.

EBU SELEME:

Tek başına hicret eden sahabi.

EBU TALHA:

Resulullah’ın fedaisi.

EBU ZER GİFARI:

Gıfari kabilenin reisi.

EBÜDDERDA:

Kadılık yapan sahabilerden.

ENES BİN MALİK:

Resulullah’ın hizmetçisi.

ERKAM BİN EBİ’L ERKAM:

Evi ilk vakıf olan sahabi.

ES’AD BİN ZÜRARE:

Cahiliye devrinde de tek bir Allah’a inanan sahabi.

FEYRUZ BİN DEYLEMI:

Yemenli sahabilerden.

ABDULLAH BİN ÖMER:

En çok hadis bilen sahabilerden.

ABDULLAH BİN REVAHA:

Resulullah’ın şairi.

ABDULLAH BİN SELAM:

Bedir’de babasına karşı savaşan sahabi.

ABDULLAH BİN SÜHEYL:

Tevrat’ta Resulullah’ın alametlerini görüp Müslüman olan sahabi.

ABDULLAH BİN ZEYD:

Sahib-ül ezan.

ABDULLAH BİN ZÜBEYR:

Medine’de muhacirlerden ilk doğan sahabi

HABBAB BİN ERET:

İlk Müslüman sahabilerden.

HALİD BİN SA’İD BİN AS:

İlk Müslüman olan sahâbilerden

HANZALA BİN EBU AMİR:

Uhud Savaşı’nda şehid olan sahabi.

HUBEYB BİN ADİY:

Darağacında ilk namaz kılan sahabi.

HUZEYFE BİN YEMAN:

Sevgili Peygamberimiz (sav)'in sırdaşı.

HZ. HAMZA:

Şehidlerin efendisi.

KA’B BİN MALİK:

Peygamber Efendimiz (sav)'in şairlerinden.

MİKDAD BİN ESVED:

Resulullah’ın süvarilerinden.

MUHAMMED BİN MESLEME:

Resulullah Efendimizin fedailerinden.



MUS’AB BİN UMEYR:

İslam’da ilk öğretmen.

NEVFEL BİN HARİS:

Haşimoğullarının en yaşlısı.

NU’MAN BİN MUKARRİN:

Eshab-ı kiramın meşhur kumandanlarından.

OSMAN BİN MAZ’UN:

Medine’de ilk vefat eden muhacir sahabi.

OSMAN BİN TALHA:

Kabe’nin hizmetinde olan sahabi.

SABİT BİN KAYS:

Peygamber Efendimiz (sav)'in hatiblerinden.

SA’D BİN MU’AZ:

Ensarın en hayırlılarından.

SA’D BİN REBİ:

Şehid olurken nasihat eden sahabi.

SAİD BİN AMİR:

Hz. Ömer’e benzeyen vali.

SALİM MEVLA EBU HUZEYFE:

Kur’an-ı Kerim’i en iyi okuyanlardan.

SEHL BİN HANİF:

Eshab-ı kiramın okçularından.

SEHL BİN SA’D:

Medine’de en son vefat eden sahabi.

SELEME BİN EKVA:

Piyadelerin en hayırlısı.

SELEME BİN HİŞAM:

Kardeşlerinin işkence ettiği sahabi.

SELMAN-I FARİSİ:

Ehl-i beytten sayılan İranlı sahabi.

SEVBAN:

Resûlullah’ın hizmetçisi.

SÜMAME BİN ÜSAL:

Yemame kabilesi reisi.

TUFEYL BİN AMR:

Devs kabilesinin putlarını kırıp, Müslüman olmalarına vesile olan şair sahabi.

UBADE BİN SAMİT:

Akabe bi’atlerinde kavminin temsilcisi olan sahabi.

UKBE BİN AMİR:

Eshab-ı suffadan, Peygamberimiz (sav)'in talebesi.

ÜBEYY BİN KA’B:

Kıraati ile meşhur sahabi.

ÜSAME BİN ZEYD:

Resulullah’ın çok sevdiği sahabilerden.

ÜSEYD BİN HUDAYR:

Eshab-ı kiramın sancaktarlarından.

VELİD BİN VELİD:

Kardeşleri tarafından işkence gören sahabi.

ABDULLAH BİN ATİK:

Medineli ilk Müslümanlardan.



ABDULLAH BİN ÜMM-İ MEKTUM:

Peygamberimiz (sav)'in müezzinlerinden.

ABBAS BİN UBADE:

Ensarın muhaciri diye tanınan sahabi.

CÜVEYRİYYE BİNTİ HARİS:

Müminlerin annelerinden.

EBU RAFİ:

Peygamberimiz (sav)'in azatlı kölelerinden.

EBU SÜFYAN BİN HARİS:

Peygamberimiz (sav)'in süt kardeşi.

FATİMA BİNTİ ESED:

Hz. Ali’nin annesi.

HACCAC BİN ILAT:

Mekkeli sahabilerden.

HADİCE-TÜL KÜBRA:

Peygamberimiz (sav)'in ilk hanımı.

HAFSA BİNTİ ÖMER:

Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.

HALİD BİN VELİD:

Allah’ın kılıcı lakabı ile tanınan kumandan Sahabi.

HALİME HATUN:

Peygamberimiz (sav)'in sütannesi.

HAMNE BİNTİ CAHŞ:

Peygamber Efendimizin halasının kızı.

HANSA HATUN:

Meşhur kadın şair sahabilerden.

HASSAN BİN SABİT:

Peygamber Efendimizin şairlerinden.

HATİB BİN EBİ BELTEA:

Peygamber Efendimizin elçilerinden.

Hz. AİŞE-İ SIDDIKA:

Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.

Hz. FATIMA:

Peygamberimiz (sav)'in en sevgili kerimesi.



Hz. HASAN:

Peygamberimiz (sav)'in en sevdiği torunlarından, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın büyük oğlu.

Hz. HÜSEYİN:

Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın oğlu, Peygamberimiz (sav)'e benzeyen torunu.

Hz. REYHANE:

Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.

HZ. SAİD BİN ZEYD:

Müslüman olunca müşriklerin çok sayıda saldırısıyla karşılaşan,Şam’ın fethinde bulunan sahabi.

İKRİME BİN EBİ CEHİL:

Meşhur İslam kumandanlarından.

İMRAN BİN HUSAYN:

İki yüze yakın hadis nakleden, iyi idareci, iyi giyinen sahabi.

KA’B BİN ZÜHEYR:

Peygamberimiz (sav)'in hırkasını verdiği şair sahabi.

KATADE BİN NU’MAN:

Eshab-ı kiramın okçularından.

MEYMUNE BİNTİ HARİS:

Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.

MUĞİRE-TEBNİ ŞU’BE:

Meşhur beş dahiden biri olan sahabi.

RİBİ BİN AMİR:

Eshab-ı kiramın elçilerinden.

SA’D BİN UBADE:

Ensarın sancaktarlarından.

SAFİYYE BİNTİ ABDÜLMUTTALİB:

Peygamberimiz (sav)'in halası.

SAFİYYE BİNTİ HUYEY:

Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.

SEDDAD BİN EVS:

Ailece müslüman olan sahabilerden.

SEVDE BİNTİ ZEM’A:

Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.

SÜRAKA BİN MALİK:

Eshab-ı kiramın süvarilerinden.

UKAYL BİN EBİ TALİB:

Hz. Ali’nin abisi.

ÜMM-İ EYMEN:

Peygamberimiz (sav)'in dadısı.

ÜMM-İ HABİBE:

Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.

ÜMM-İ HANİÇ:

Hz. Ali’nin kızkardeşi.

ÜMM-İ HİRAM:

Hala Sultan olarak tanınan kadın sahabi.

ÜMM-İ RUMAN:

Hz. Ebu Bekir’in hanımı.

ÜMM-İ ÜMARE NESİBE HATUN:

Eshabın kadın kahramanlarından.

VAHŞİ:

Yalancı peygamber Müseyleme’yi öldüren sahabi.

ZEYD BİN DESİNNE:

Darağacından Resulullah’a selam gönderen sahabi.

ZEYD BİN HARİSE:

İlk iman eden köle.

ZEYD BİN SABİT:

En meşhur vahiy katibi Sahabi.

ZEYNEB BİNTİ CAHŞ:

Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.



















ASHABI KİRAM

Ashab-ı Kiramın Peygamber Sevgisi

Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki; “Üç şey var ki, bunlar kimde bulunursa, o kişi, imanın tatlılığını bulur. Bunlar, kişinin Allah ve Resulünü başka her şeyden fazlasıyla sevmesi, birini ancak Allah için sevmesi, küfre dönmeyi ateşe atılmayı çirkin gördüğü gibi çirkin görmesidir.” (Buhari İman, 12)

Peygamber efendimizin haber verdiği bu üstün vasıflar, sahabe-i kiramın imanının özellikleridir. Sahabenin Peygamber sevgisi, dillere destan olacak bir sevgiydi. Bu hakikate, Kuran-ı Kerim’de şu ayette dikkat çekilmiştir: “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha sevgilidir.” (Ahzab, 6)

Mekke devrinde müminler dinlerinden dönmeleri için çok büyük işkencelere maruz kaldılar. Fakat onlar Peygamber efendimizi yalanlayıp davasında yalnız bırakmamak için her türlü eziyete, işkenceye, boykota sabrettiler. Hz. Ali’ye, “Siz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi ne kadar seviyordunuz?” diye sorulduğunda, o, şu cevabı vermişti: “Resûlullah bize malımız mülkümüz, çoluk çocuğumuz, anamız ve babamızdan daha sevgili idi.

Ona, susadığımızda soğuk suya duyduğumuz arzudan daha çok arzu duyar, daha çok severdik.”

Sahabenin Peygamber sevgisi, kuru kuruya bir iddiadan ibaret değildi. Gerçekten de sahabe-i kiram, Resûlullahın sevgisi uğrunda her türlü zulme ve işkenceye göğüs germişlerdi. Gerektiğinde yurtlarından, mallarından ve canlarından fedakârlık etmişler, hicret ederek Peygamberin yanında her türlü yokluğa ve zahmete seve seve katlanmışlardı.

Bunun en güzel misalini Bedir Muharabesi öncesi yapılan istişarelerde Sa’d bin Muâz’ın şu sözlerinde görüyoruz. Ensarın sözcüsü, kendilerinden üç katı kalabalık ve silahlı bir orduya karşı savaşma kararını bildirirken şöyle diyordu:

“Yâ Resûlallah! Biz sana iman ettik ve seni tasdik ettik. Getirdiklerinin hak olduğuna şehadet ettik. Dinlemek ve itaat etmek için de sana kesin söz verdik. Yâ Resûlallah! Nasıl isterseniz öyle yapınız. Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, bize denizi gösterip de dalsan, hiçbirimiz geri kalmaksızın seninle birlikte dalarız!”

Bir Muhabbet Tezahürü: Teberrük

Sahabenin Allah Resulüne karşı sevgisi, herhangi bir lidere veya komutana karşı duyulan bağlılıktan çok daha öte, manevi bir muhabbet idi.

Mesela Sahabe-i kiram, Peygamberimize karşı duydukları sevginin bir tezahürünü de teberrükle ortaya koymuşlardır.

Teberrük, “bereketlenmek” manasına gelir. Sahabe-i kiram Peygamberimizin saç teliyle, dokunduğu su veya eşyalarla teberrük eder, yani o şeylerdeki manevî feyz ve bereketten istifade etmeye çalışırlardı.

Hz. Enes radıyallahu anhu anlatıyor: "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi berber tıraş ederken gördüm. Ashabı etrafını çevirmişti. Tek saç telinin dahi yere düşmesini istemiyorlar, birinin eline düşsün istiyorlardı."(Müslim, Fezâil 75)

Yine Enes sahabe hanımların Peygamber sevgisini anlatıyor: "(Annem) Ümmü Süleym, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin kaylûle uykusu uyuması için yere bir deri örtü sererdi. Efendimiz uyandığı zaman annem o deri örtünün üzerinden Peygamberimizin terini toplayarak bir şişeye koyar, onu sürünme maddesine karıştırırdı."(Buhârî, İstizan 41; Müslim, Fezâil 84)

Bütün bu rivayetlerden anlaşılıyor ki, ashabın Peygamberimize olan muhabbeti, tasavvuf yolunda mürşid ile müridi arasındaki muhabbete benzer bir durum vardır.

Ashab-ı kiram Peygamberimize itaat etmek, ilim öğrenmek ve örnek almak yanında, onun maneviyatından istifade etmeye de çalışmışlardır.

Yine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin elinde yetişmiş olan Hz. Enes’in bildirdiğine göre "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazını kılınca, Medine'nin hizmetçileri elinde su bulunan kaplar olduğu halde kendisine gelirlerdi. Efendimiz de bütün kaplara elini batırırdı. Bazen sabahları hava soğuk olurdu, ancak yine de elini suya batırırdı."(Müslim, Fezâil, 74)

Bilindiği gibi Peygamberimizin sünnetinin bir kısmı takriri sünnettir, yani görünce men etmediği, tasvib ettiği şeyler de sünnet olarak kaydedilmiştir. Peygamberimizin ashabına “Benim saçımın telini ne yapacaksınız?” diye “Benim elimi batırmamdan niye fayda umuyorsunuz” dememiştir. Aksine yeni doğmuş bebekleri kendisine getirmeleri ve onların ağzına ilk lokmayı bizzat kendi mübarek damağında tahnik ederek vermesi de gösteriyor ki, ashabının onun maneviyatından feyz almasını tasvip ve teşvik etmiştir. Ashab-ı kiramın Peygamberimize olan muhabbetine düşmanları dahi şahitlik etmişlerdir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hudeybiye barışı öncesindeki umre yolculuğunda mikat mahalline kadar gelip ihrama girmişlerdi.

O sırada Kureyşliler ile Peygamberimiz arasında elçilik yapmak için Müslümanların yanına gelen Urve bin Mes’ud, kavmine döndüğü zaman ashabının ona karşı bağlılık durumunu şöyle anlatmıştı: “Ey kavmim, iyi dinleyin! Vallâhi ben pek çok kralın huzûruna elçi olarak çıktım; Kisrâ’nın, Kayser’in, Necâşî’nin yanlarına girdim. Ama müslümanların Muhammed’e karşı olan yüksek bağlılık ve hürmetlerini, hiçbir millette görmedim… Bir şey emretse hepsi birden koşuyorlar. Abdest alsa, abdest suyundan kapmak için birbirleriyle mücadele ediyorlar. Bir şey konuşsa hemen seslerini kısıyorlar. O’na duydukları tazim sebebiyle yüzüne dikkatle bakmıyorlar, başlarını önlerine eğiyorlar. Başından bir saç düşse hemen onu alıp saklıyorlar. Bu zât size makul bir teklifte bulunuyor, onu kabul edin!”(Ahmed, IV, 323-324)

En Çok Sevindikleri Müjde

Peygamberimiz ile ashabının arasındaki muhabbetin birçok yönden tasavvufi muhabbete benzediği açıktır. Sahabe-i kiramın birçoğu sadece cennete girmek değil orada da Peygamberimizden ayrılmamak istiyorlardı. Birçok farklı sahabeden rivayet edilmiştir ki, sahabe-i kiramı en çok sevindiren hadis-i şerif, “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisi olmuştur.

Bir kişi, Hz. Peygamber'e geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü! Benim için sen nefsimden daha sevimlisin. Çocuğumdan daha fazla seni severim. Evimde olduğumda seni hatırlıyorum. Seni gelip görmeyince rahat edemiyorum. Senin ölümünle kendi ölümümü hatırladığımda, biliyorum ki, sen cennete girdiğinde peygamberlerle beraber olacaksın. Benim ise cennete girmem şüpheli. Eğer cennete girsem bile, seninle beraber olamamaktan korkuyorum." dedi.Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona cevap vermedi. Tam o sırada şu ayetler nazil oldu:"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!" (Nisa; 69; Hayatu’s-Sahabe, c. 2, s. 350)

Zaman ve Mekânın Koparamadığı Bağ

Ashabın Peygamberimize karşı sevgisinde tasavvuftaki muhabbet rabıtasına benzeyen bazı sahneler de görülür. Mesela sahabeler bir vazife gereği Efendimizden uzakta olsalar da, Peygamberimiz onlardan -Allah'ın bildirdiği kadarıyla- haberdar olurdu. Mesela Peygamberimiz İslam ordusunu uzak bir bölge olan Mûte’ye gönderdiğinde, oradaki şiddetli savaşın safhalarını Medine’deki minberinden bir bir etrafındakilere anlatmıştı.

Çünkü o ashabına ve bütün ümmetine karşı, bir baba gibi düşkün idi. Allah-u Zülcelâl onun bu şefkatini şöyle beyan buyurmuştur: “Şânım hakkı için, size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; size düşkündür, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe, 128)

Sahabe-i kiram da Peygamberimizin bu durumunu bilir, çok uzaktayken bile ona selam gönderirlerdi. Tıpkı tasavvuf yolundaki rabıta gibi Peygamber efendimizle aralarında bir irtibat olduğuna inanırlardı. Mesela Hubeyb’in müşriklerin eline düştüğü zaman, idam edilmeden hemen önce gönderdiği selam gibi…

Hz. Hubeyb idam edilmek üzereyken Allah-u Teâlâ’ya şöyle niyazda bulundu:

“İlâhî! Burada düşman yüzünden başka bir yüz göremiyorum! Rasûlü’ne elçi olarak gönderilecek bir kimse de yok! O’na selâmımı Sen ulaştır!”

O sırada Medine’de ashabı arasında oturmakta olan Peygamberimizin: “Onun üzerine de selâm olsun!” buyurduğu duyuldu.

“Yâ Rasûlallâh! Kimin selâmına karşılık verdiniz?” diye sorulunca Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam:

“Kardeşiniz Hubeyb’in selâmına. İşte Cibrîl, Hubeyb’in selâmını getirdi!” buyurdu. (Buhârî, Cihâd, 170; Meğâzî, 10, 28; Vâkıdî, I, 354-363)

Hubeyb’e sordular: “Hayatının kurtulmasına karşılık senin yerinde Peygamberinin olmasını ister miydin?” Hubeyb hiç düşünmeden haykırdı:

“Asla! O’nun burada benim yerime ölmesi şöyle dursun, mübârek ayaklarına bir dikenin batmasına bile gönlüm razı olmaz!” Bu cevaba hayret eden Ebû Süfyân:

“Ben dünyada Muhammed kadar arkadaşları tarafından sevilen başka hiçbir kimse görmedim!” demekten kendini alamadı. (Vâkıdî, I, 360; İbn-i Sa’d, II, 56)

Asıl Sevgi Emanetine Sahip Çıkmaktır

Elbette Peygamberimizin ashabı derece derece idi. Hz. Ebubekir radıyallahu anhunun derecesi ise her bakımdan en ileri idi. O iman eden yetişkin erkeklerin ilki olduğu gibi fedakârlıklarıyla da her zaman öncüydü.

Peygamberimizin mağara arkadaşı olan Hz. Ebubekir’le aralarında özel bir irtibat vardı. Öyle ki diğer Peygamberimizin bazı sözlerinin manasını sadece Hz. Ebubekir anlardı.

Aleyhisselatu vesselam efendimiz vefatından bir müddet evvel bir gün minberde;

"Yüce Allah, kulunu, dünya ile kendisine kavuşma arasında serbest bıraktı. O kul da, O'na kavuşmayı seçti" buyurduğu zaman Hz. Ebu Bekir O Kul’un, Nebî’nin bizzat kendisi olduğunu anlamış, “Anam babam sana feda olsun Ya Rasulallah!” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.

O sırada onun böyle ağlamasının sebebini kimse anlayamamıştı.

Bununla beraber Peygamberimiz Hakk’a yürüdüğü zaman ashabı arasında yalnız Hz. Ebu Bekir sükûnetini koruyabildi, onun emanetini yüklenip üstüne düşen vazifeye koyuldu. Çünkü asıl sevgi, sevdiğine itaat etmek ve yolunda yürümektir.

Hz. Ebû Bekir radıyallahu anhu ne zaman Rasulullah Efendimizin bir hadisini nakledecek olsa ağlar, konuşmakta güçlük çekerdi. (Tirmizî, Deavât, 105/3558; Ahmed, I, 3)

Ölüm döşeğinde “Bugün hangi gün? diye sordu. “Pazartesi” olduğunu öğrenince “Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zîrâ benim için gün ve gecelerin en sevimlisi O’na en yakın olanıdır.” dedi.” (Ahmed, I, 8)

Sahabe-i kiram, içlerinden birinin vefat edeceğini anlayınca “Allah'ın Rasûlüne bizden selâm götür!” derlerdi. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 4)

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin irtihalinden sonra Hz. Bilâl radıyallahu anhu, bir daha ezan okuyamadı ve hatta Medine’de duramadı. Bir an evvel Rasûlullâh’a kavuşmak hasretiyle, şehâdet peşinde cepheden cepheye koştu. Sahabeden birçoğu da öyle… Peygamberden sonra kimi ilim öğretmekle, kimi cihad etmekle buldu teselliyi… İnci taneleri gibi saçıldılar dünyanın dört bir yanına…

Artık sadece Resulün havuzunun başında buluşacakları gün için yaşadılar. Bunun için de O’nun bıraktığı emanetleri ulaştırdılar; memleketlere, milletlere:

“Size iki şey bırakıyorum ki, bunlara sımsıkı tutunursanız asla sapıklığa düşmezsiniz: Biri Allah’ın kitabı, diğeri sünnetimdir. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir." (Cami’us-Sağir: 3282;)

Peygamberimiz ve sahabenin ibadet hayatında zikir, zühd, takva, hizmet ve muhabbetin örnekleri vardır. Pekâlâ denilebilir ki asr-ı saadette yaşanan İslam, tasavvuf yolunun ilk örneğidir.

Belki tasavvuf büyükleri daha önce ismi konulmadan, hâl olarak yaşanan hakikatlere bir isim koymuş, tarifler getirmiş, usuller geliştirmiştir.

Tasavvuf yolları ve Allah dostları her Müslümanın güç yetiremediği ihsan üzere kulluk zirvelerine ulaşmak isteyenler için kıyamete kadar tutunacak bir kulp olarak varlıklarını sürdüreceklerdir.























ASHAB-I KİRÂMIN PEYGAMBERİMİZ (SAV)'E OLAN BAĞLILIĞI

Tarih boyunca insanlar, kendi cinslerinden olan bazı insanlara veya bazı varlıklara kulluktan kurtulamamışlardır. Hâlbuki insan, Allah’tan başkasına ibadet edemez. Peygamberler dahi bizim için amaç değil, Allah’a ulaştıran vesilelerdir. Onlar da hayatları boyunca bunu vurgulamışlardır.

Örnek olarak Efendimiz (sav)’in yanına gelen bir elçi onun manevi azâmeti karşısında titremeye başlar. Hz. Peygamber (sav), şu sözleriyle elçiyi yatıştırır:

Sakin ol, ben kral değilim. Kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.”

Hz. Peygamberin ashabından olan Muaz bin Cebel, Şam’dan döndüğünde Hz. Peygamberin önünde secdeye varır. Peygamber, “Ey Muaz, bu ne demek?” diye sorar. Muaz, ‘’Şam’daki insanlar kendi reis ve ruhani liderlerine böyle yapıyorlar. Siz ise, onlardan daha büyüksünüz” der. Resulullah, Muaz’a bunun doğru olmadığını, secdenin sadece Allah’a yapılması gerektiğini anlatır.

Hedefler ve vasıtalar birbirine karıştırılma- malıdır. Neyi neden sevdiğimizin farkında olmalıyız.

Sevdiklerimizden ya da sevmemiz gerekirken sevmediklerimizden hesaba çekileceğimizi unutmamalıyız.“Bazı insanlar, bazı insanları sevdiler ama ifrat derecede sevdiler. Sonunda bu sevgileri yüzünden helâke uğradılar. Sakın siz onlar gibi olmayın! Yine bir takım insanlar, (bazı insanlara kızdılar, buğz ettiler, düşman gözüyle baktılar, kin tuttular. Onlara olan kızgınlıkları yüzünden helâk oldular. Sakın bunlar gibi de olmayın!”

O halde Peygamber Efendimiz’in başka bir hadis-i şerifindeki bir tavsiyesini her zaman uygulamaya çalışmalıyız:

Sevdiğini ölçülü bir şekilde sev; belki bir zaman gelir, o sevgi biter. Sevilmeyecek bir insan olduğu anlaşılır, hatalı olduğu anlaşılır.”

Ashab-ı Kiram, Allah’a ve Resulü’ne iman etmeye davet edildiklerinde “Ey Rabbimiz! Gerçekten biz: “Rabbinize inanın” diye çağıran bir davetçiyi işittik, hemen iman ettik. Ey Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve canımızı iyilerle beraber al.” ayetiyle bildirildiği gibi, hiçbir kuşkuya kapılmadan Yüce Allah’ın varlığını, birliğini ve Peygamberimiz (sav)’in O’nun elçisi olduğunu kabul etmişler ve Allah’a ve Peygamberimiz (sav)’e hayatlarının sonuna kadar sadık kalmışlardır.

Bir hadis-i şerifte Es’ad b. Zürare’nin, Ashab-ı Kiram’ın kamil imanına örnek oluşturan sözleri şöyledir:

Ey Allah’ın Resulü!.. Allah kimin doğru yolda olmasını istiyorsa ve bütün bu işlerin neticesinde kim hayrı arıyorsa tüm bunlar onlara kolay gelir. Biz her şeyimizle sana icabet ettik, senin getirdiğine iman ettik, kalbimizde yerleşen marifeti tasdik ettik. Bu hususta sana biat ediyoruz. Rabbimiz’e ve senin Rabbine biat ediyoruz. Allah’ın eli ellerimizin üstündedir. Bizim kanlarımız senin kanının önündedir. Ellerimiz senin ellerinin altındadır. Biz kendi nefsimizi, çocuklarımızı ve hanımlarımızı nelerden korursak seni de onlardan koruruz. Eğer bu va’dleri yerine getirirsek bunu Allah için yapmış oluruz. Ey Allah’ın Resulü! Bu sözlerim samimiyetle söylenmiş sözlerdir. Yardım ancak Allah’tandır”.

Kuşkusuz bağlılık ve samimiyet denince ilk aklımıza gelen kişi Hz. Ebubekir olmalıdır.

Dorukta hissettiği sevgisine rağmen bağımlılıktan öte sağlam bir iradeyle Rasülüllah’a olan bağlılığı bizim için çok güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Miraç hadisesinden sonra Müşrikler Hz. Ebubekir’e diyorlardı:

“–Bak, senin arkadaşını görüyor musun, şimdi ne demiş? Daha önce melek geliyor diyordu, bana vahiy geliyor diyordu, ben Allah’ın peygamberiyim diyordu, ahiretten bahsediyordu, gaybdan bahsediyordu… Şimdi bak bu sefer de Kudüs’e gitmiş güya. Kudüs’ten de yedi kat semâyı geçip âşikâre Rabbül-àlemîn’in huzuruna varmış da, Mi’rac eylemiş diye bildiriyor.” deyince. Diyor ki:

“–Bu sözleri o söyledi mi? Yani siz mi uyduruyorsunuz, , yoksa söyledi mi?

“–Söyledi, hakikaten duyduk işte…”

“–O söylediyse, doğrudur.” diyor.

İşte sıddîklik, işte has mü’minlik!.. Malını veriyor; canını fedâ ediyor, sokmasın diye yılan deliğine ayağını dayıyor. O söylemişse doğrudur diyor.

Başka bir sahne:

Peygamber efendimizin vefatı sonunda bütün sahabinin nutku tutulmuş, gözler yaşla dolmuştu. Sanki gök kubbe başlarına yıkılmış gibiydi…Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile kendisini bu dehşetli anın tesirinden kurtulamadı. Hatta herkesten daha çok dehşete kapılarak söyle bağırdı:

-“Rasülullah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musa’ya ârız olan saika gibi saika arız olmuştur.

Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim.”

Hz. Ebu Bekir (ra):

– Ya Ömer! Otur, dediyse de Hz. Ömer oturmamakta diretti. Hz. Ebu Bekir hemen minbere çıktı. Bunun üzerine halk Hz.Ömer’i bırakıp Hz.Ebu Bekir’i dinlemeye koyuldular. Hz.Ebu Bekir Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

-‘Sizden kim Muhammed’e ibadet ediyor idiyse, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Ve kim Allah ‘a ibadet ediyor idiyse, bilsin ki Allah bakidir ve O’nun için ölüm yoktur. Cenab-ı Hakk Kur’ân-ı Mübin’de: “Muhammed, sadece bir resuldür. Ondan önce de peygamberler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse, ökelerinizin üzerinde (eski dininize) gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle ökçeleri üzerinde geriye dönerse, elbette Allah’a hiçbir surette zarar veremez. Allah ise şükrü yerine getiren (muvahhid)lerin mükafatını verecektir” buyurmuştur. Ashab o kadar büyük bir şaşkınlık içine girmişlerdi ki, bu ayeti Hz. Ebu Bekir okuyana kadar Allah’ın bu ayeti indirdiğini sanki bilmiyorlardı da, Hz.Ebu Bekir’den öğrenmişlerdi.

Bunları Hz. Ebu Bekir’den işiten her sahabe bu ayeti okumaya başlamıştı. Hz.Ömer (ra) de:

– Vallahi Hz.Ebu Bekir bu âyeti okuyuncaya kadar Peygamberin vefatı hakkında kanaatim yoktu. Onun okuduğunu işitince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni tutmaz olmuştu. Nihayet Ebu Bekir’den: “Rasülüm! Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler” ayetini işitince artık Hz. Peygamberin vefatına kanaat getirerek bulunduğum yere düştüm” demiştir.

Hz.Ebubekir’in sevgisi, hastalıklı bir bağımlılığın tezahürü değil, rızaullaha varma yolunda O’nun elçisinin izinden gitme gayretinin sonucu, ilkeli bir bağlanma idi.

Öyle görünüyor ki bize düşen yanlış şeylere bağlanmamak, kimi neyi neden takip ettiğimizi sorgulamak, emri bil maruf nehyi anil münker yaparken dahi kendimizi hesaba çekmek.

Niyazımız odur ki; kutsallık atfettiğimiz nice bağımlılıklarımız Rabbimizle aramızda perde olmasın.

Ey Rabbimiz! İlmini, sa’yını, gayretini sana yakınlaşmak için harcayanlardan olmamızı nasib eyle!

Ashab-ı Kiram

HAZRETİ ÖMER’İN HAYATI

Ömer bin el-Hattab İslam Devletinin Ebu Bekir’den sonraki başıdır (634-644). Sünni kaynaklarına göre dört Raşit Halife (Hulefa-i Raşidin) arasında sayılmaktadır. Sahabe ve Aşere-i Mübeşşeredendir Müslümanlar “Ömer Faruk” olarak da anarlar. İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hâkim kılmak için Resulullahın verdiği tevhidi mücadelede ona en yakın olan sahabelerden biri. Hazreti Ömer Fil Olayından on üç sene sonra Mekke’de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir. Babası Hattab b. Nüfeyl olup nesebi Kabda Resulullah ile birleşmektedir. Kureyşin Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehilin kardeşi veya amcasının kızı olan Hantemedir. Kaynaklar Hazreti Ömer’in Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler.

Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi.

Cahiliye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare elçilik görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Hazreti Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar uygulanırdı.

Hazreti Ömer, sert biri olup, İslam’a karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkar eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammedi öldürmeye karar verdi. Kılıcını kuşanarak, Peygamber (s.a.v)i öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun Müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu.

Hazreti Ömer’in Müslüman Oluşu

Tarihçilerin naklettikleri rivayete göre, Hazreti Ömer’in Müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti Ömer, Resulullahı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammedi öldürmeye gittiğini söylemişti.

Nuaym, Ömer’in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kız kardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içer de Kuran okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içeridekiler okumayı kesip, Kuran sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kız kardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kız kardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti.

Kendisine verilen sahifelerden Kuran ayetlerini okuyan Hazreti Ömer hemen orada iman etti ve Resulullahın nerede olduğunu sordu. O sıralarda Müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkamın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullahın DarulErkamda olduğunu öğrenen Ömer doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabeler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hazreti Hamza Bu Ömer’dir buyurdu. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır diyerek kapıyı açtırdı.

Resulullah Ömerın iki yakasını tutarak Müslüman ol ya İbn Hattab! Allah(Azze ve Celle)ım ona hidayet ver dediğinde Ömer hemen Kelimei Şehadet getirerek iman ettiğini açıkladı. Rivayetlere göre Ömer’in Müslüman oluşu, Resulullahın yapmış olduğu Allah(Azze ve Celle)ım İslâmı Ömer b. el Hattab veya Amr b. Hişam Ebû Cehil ile yücelt şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti. Rivayetlere göre Hazreti Ömer iman edenlerin arasına katıldığı zaman Müslümanların sayısı otuz dokuzdur ve Hazreti Ömer ile Müslümanların sayısı kırka çıkmıştır.

Hz. Ömer’in Beytullaha Gidişi

Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı Müslümanlar, Beytullaha gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer Müslüman olunca doğruca Beytullahın yanına gitti ve Müslüman olduğunu haykırdı.

Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, Müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç Müslüman’la birlikte herkesin gözü önünde Beytullahta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması Müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı.

Abdullah İbn Mesudun Ömer’in Müslüman oluşu bir fetihti sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberînin İbn Abbastan tahric ettiği bir hadise göre, Müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hazreti Ömer olmuştur. Ömer benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı. Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullahın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.

Hz. Ömer’in İlmi

Hazreti Ömer’in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmi gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarf ediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hazreti Ömer ile başlar.

Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkıh hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hazreti Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, Müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslam’ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.

Hazreti Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir.

O bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah(Azze ve Celle)a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım.

Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevazi davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazı ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun Müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu. Hazreti Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi.

Hazreti Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabelerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır. Hazreti Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, Ev halkını sabah namazına ve namazı ailene emret. Tâhâ: 132 mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu. Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum.

Hz. Ömer’in Şahsiyeti

Hazreti Ömer’in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hazreti Ömer Bizans ve İrana karşı büyük ordular sevk eden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir.

O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazen de günün yorgunluğunu hafifletmek için mescidin çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine’den Mekke’ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir.

Hazreti Ömer geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamberin (s.a.v) Medine’de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayberin fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti.

Ancak, Hazreti Ömer kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz geliri fakirlere, akrabaya, kölelere Allah(Azze ve Celle) yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır.

Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur. İslam’da ilk vakıf olayı budur. Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashaba müracaat etmiş Hazreti Alinin teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkanı sağlanmıştı.

Hicri15 yılında Müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashaba verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazı meblağdı. Ömer, yemek olarak genellikle şunları yerdi Ekmek buğdaydan olduğu zaman kepekli, bazen et, süt, sebze ve sirke. Hazreti Ömer’in halifelik dönemi birçok yeniliğe sahne oldu. Onun zamanında ülke, yönetim birimlerine ayrıldı. Valiler ve Halifeye bağlı olarak kadılar atandı.

İlk kez adalet işlerinde kadıların görevlendirilmesiyle, yönetim ve adalet işleri birbirinden ayrıldı. Hicri takvimin uygulamaya konulması, devletin önemli sorunlarının görüşüldüğü bir meclisin ve devlet hazinesinin oluşturulması yine bu yıllarda gerçekleşti.

Hazreti Ömer’in Ölümü

Birgün Kab el Ahbar geldi ve Hazreti Ömer’e

– Ey müminlerin emiri Günlerini say, üç gün sonra bir kölenin elinden ecel şerbeti içeceksin dedi. Hazreti Ömer

– Nereden biliyorsun? Deyince

– Tevrat’ta yazıyor diye cevap verdi.

Efsanevi tarzda anlatılan bu rivayetlerden Hazreti Ömer, bu kölenin bir sabah namazında safların arasından girip, elindeki iki ağızlı bir hançerle vurması sonucu şehit edildiği anlaşılıyor.

Hazreti Ömer, yaralı olduğu hâlde eve gelerek, oğlu Abdullah’a katili aramasını söyledi. Sonra bir tabip çağrıldı. Fakat bunun bir faydası olmadı. Hicri 23. yılın Zilhicce ayında Kasım 644 Çarşamba günü aldığı altı hançer yarasından kurtulamadı. Vasiyeti üzerine cenaze namazını Hz.Suheyb kıldırdı. Hilafetinin on yıl altı ay sürdüğü rivayet edilir. Ayrıca rivayetlerde şehit olduğunda Hazreti Ömer’de Resûlullah ve Hazreti Ebu Bekir gibi atmış üç yaşında olduğu hususu da vardır.

Yüce Mevlamız Bizlere Hazreti Ömer in hayatından istifade edebilmeyi nasip eylesin…













HAZRETİ OSMAN’İN HAYATI

Biz burada edebli bir insanın en büyük temsili olan Hazreti Osman’ın (ra)dan sadece bir nebze bahsedeceğiz… Hazreti Osman (ra) Künyesi: Ebû Abdullah, Dünyaya teşrifleri:580, Hakka kavuşmaları: 17 Temmuz 656, Değerli Nesebleri: Ümeyyeoğulları

Hazreti Osman’nın Özellikleri

Hazreti Osman 3. halifedir.

Hazreti Osman dört halifenin en zenginidir.

Peygamberimizin evli olduğu kızı hakkın rahmetine kavuşunca bir diğer kızıyla evlenmiştir.

Hazreti Osman zamanında Muaviye tarafından ilk İslam donanması kuruldu. Donanmanın ilk hedefi Kıbrıs adası olmuştur.

Hazreti Osman’ın Hayatı

Dört Büyük Halife’nin üçüncüsü olan Hazreti Osman (ra) 644 yılından 656’daki refahatına kadar, 12 yıl boyunca, halifelik görevini en güzel bir şekilde icra etmiştir; Dört Büyük Halife’den en uzun süre halifelik yapan Hazreti Osman (ra) olmuştur. Hazreti Osman İslam’a teslim olan ilk sahabilerdendir.

Aynı zamanda peygamberi efendimizin muhterem damadırdır. Peygamber efendimizin kızlarında Rukiyye annemiz ile evlenmiş ve Hazreti Rükiye’nin vefat etmesinden sonra efendimizin bir başka kızı olan Ümmü Gülsüm ile evlenmiştir. Hazreti Ümmü Gülsüm’de Rükiye annemiz gibi Hazreti Osman’dan önce hakkın rahmetine kavuşmuştur. Peygamberin ilk damadı olması ve iki kızıyla evlenmiş olması hasebiyle kendisine ‘Zi’n-Nureyn’ yani “iki nur sahibi” olarak da anılır.

Habeşistan’a hicret eden sahabiler arasında olan Hazreti Osman Mekke’ye geri dönmüştür.Daha sonra Medine’ye hicret kararının alınmasından sonra da Medine’ye hicret etmiştir. Hazreti Osman Bedir Savaşı hariç peygamberin hayatta olduğu sürede yapılan bütün savaşlara iştirak etmiştir. Veda Haccı’nda da peygamberin yanında yer almıştır. Peygamber efendimizin vefatından sonra halife seçilen Hazreti Ebu Bekir’e bey’at etmiştir. Ridde Savaşları sırasında Hazreti Ebu Bekir’in danışmanı olarak görev yapmış ve Medine’de kalmıştır. Daha sonra Hazreti Ebu Bekir’in Hazreti Ömer’i bir sonraki halife olarak tayin eden belgesini kaleme alan da Hazreti Osman’dır. Hazreti Ömer’in hilafeti sırasında Ömer’de danışmanlık yapmış ve Medine’de kalmıştır.

Hazreti Ömer kendisinden sonra aralarından bir sonraki halifenin seçileceği bir şura kurulmasını istemiştir.

Hazreti Ömer’den sonra kimin halife olacağı tartışması sırasında arabulucu Hz.Abdurrahman bin Avf’ın, başkalarının görüşlerini de alarak kendisini Hazreti Osman’ı seçmesiyle Hazreti Osman halife olmuş, kendisiyle birlikte halifel olabileceği düşünülen Hazreti Ali de kendisine bey’at etmiştir. Halife olduğu dönemde İslam devletinin sınırları bir hayli genişlemiştir.

Hazreti Osman döneminde büyük bir bir donanma kurulmuş, birçok ekonomik reform gerçekleştirilmiştir. ilk İslam parası da Hazreti Osman zamanında basılmıştır; Bu paranın üzerine Bismillah basılmış İran dirhemleri idi. İlk İslam devleti dirhemi daha sonraları Emeviler döneminde basılmıştır. Ayrıca Kabe ve Mescid-i Nebevi de Hz.Osman zamanında genişletilmiştir.

Hazreti Osman’ın Yaptığı Önemli Bir İş

Hazreti Osman’ın yaptığı en önemli iş Kuran ı Kerim’in musaf yani bir kitap haline getirerek çoğaltılmasıdır. Hz.Osman’ın emriyle Kuran ı Kerim, o gün yaşayan sahabilerin hepsinin ortak bir çalışmasıyla bir araya gelmiştir.

Çoğaltılan Kuran ı Kerim nüshaları Mekke, Basra, Kufe, Şam ve Mısır’a gönderilmiş ve bütün ümmete ulaştırılması için büyük çabalar harcanmıştır. Bir Nüsha ise Medine’de bırakıldı ve böylece Kuran’ın yanlış okunması,değiştirilmesi önlenmiş oldu.

Hazreti Osman Dönemi

Hazreti Osman döneminde İran,Kafkasya, Afrika‘da gibi ülkelerde fetihler sürdü.

İlk Deniz donanması oluşturularak,Akdeniz’de stratejik önemi büyük olan Kıbrıs feth edildi

Kuran çoğaltılarak orijinalliğinin bozulması engellenmiştir.Ancak Hazreti Osman yönetimdeki zayıflığı, huzursuzluklara yol açtı.abiki burada şuç fitneyi çıkaranların dır. Hazreti Osman iyi huylu yumuşak huylu bir liderdi.İnsanlar hep böyle liderler ister fakat böyle liderlere de ne yazık ki hak ettikleri değeri vermezler.

Hazreti Osman’ın Ölümü

Hazreti Osman, yumuşak huyluluğun dan ve saflığından faydalanan bazı münafıklar evini ablukaya aldı.Bu sırada haberi alan Hazreti Ali oğulları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’i koruma olarak Hazreti Osman’ın yanına gönderdi.

Zalim ve cahil İsyancılar buna rağmen Kuran ı Kerim okumakta olan Hazreti Osman’ı şehit ettiler.

1. Bu olayla ilk kez bir halife isyan sonucu öldürülmüş oldu.

2. Bu yapılan zulüm ve fitne ile Müslümanlar arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.



























HAZRETİ ALİ’NİN HAYATI

Hazreti Ali’nin;Künyesi: Ebul Hasan ve Ebu Turab

Lakabı: Emir ul Muminin

Baba adı: Ebu Talib

Anne adı: Fatıma Bint Esed

Doğum yeri: Mekke (Kâbe)

Doğum tarihi: Amul filden 30 yıl sonra

Peygambere (sav) olan yakınlığı: Amcasının oğlu, Damadı, Kardeşi, Halifesi

Şahadet yılı: Hicretin 40.yılı Ramazan ayının 19.günü

Şahadet yeri: Kufe (cami mihrabında)

Şahadet sebebi: İbn Mülcemin secde esnasında zehirli kılıçla darbesi

Ali bin Ebu Talib (d. 599 – ö. 661), İslam devletini 656–661 yılları arasında yöneten dördüncü İslam halifesidir. İslam peygamberi Muhammed aleyhisselamın amcasının oğlu, onun elinde büyüyen ilk çocuk, damadı ve ev halkındandır.

Hazreti Ali’nin Çocukluk dönemi

Hazreti Ali altı yaşına kadar Hazreti Peygamberin büyüdüğü evde yani babası Hazreti Ebu talibin koruması altında büyüdü.

Mekkede kuraklık çıkması nedeni ile Hazreti Ebu talib çocuklarının çokluğu nedeni ile onları büyütmeleri için yakın akrabalarına vermek zorunda kaldı ve Hazreti Peygamber çocuklar arasında Hazreti Ali’yi seçti bu da O Hazreti Ali’ye olan sevgisini ve Hazreti Ali’nin Peygambere olan yakınlığını gösterir.

Hazreti çocukluk dönemini şöyle anlatır:

Çocuktum henüz, o beni bağrına basar, yatağına alırdı. Beni koklardı; lokmayı çiğner, ağzıma verir yedirirdi. Ben de her an, devenin yavrusu, nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim; O her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.

Ortalama 4 yıl sonra Allah Resulü”ne ilk ayet nazil oldu ve Hazreti Ona ilk tabi olan kimse idi. O zamanın en zor şartlarında Peygamberin yanında ve Onun emrinde idi

Hazreti Ali İnzar Ayeti ve Kureyşin İslama Daveti

İnzar ayeti ismiyle meşhur olan En yakın aşiretini uyar ayet-i kerimesi nazil olarak Peygamber-i Ekrem yakın akrabalarını uyarmakla görevlendirildiğinde, Hazreti Resul akrabalarını toplayarak onlara: Sizlerden kim, benim bu görevimde bana yardım etmeye hazırdır ki, benim kardeşim, vasim ve aranızda halifem olsun? buyurduğun da, onların arasından yalnızca Hazreti ayağa kalkarak imanını ibraz etmiş, buna müteakip Peygamber-i Ekrem de mübarek elini Hazreti Ali”nin omzuna koyarak: Bu benim kardeşim, vasim ve sizin aranızdaki halifemdir; onu dinleyin, ona itaat edin buyurarak o Hazret”in iman etmesini kabul etmiş ve İslam dininin ilk başından itibaren kendinden sonra Hazreti Ali’nin geldiğini vurgulamıştır.

Böylece Hazreti Müslümanlar arasında ilk iman getiren ve hayatı boyunca Allah’tan başkasına tapmayan ilk şahsiyet olmakla birlikte, Hazreti Resulullah (s.a.v) dan sonra İslam dininin ikinci şahsiyeti oluvermiştir.





Hazreti Ali’nin Hicreti

Hazreti, Peygamber efendimizin hicretine kadar devamlı onunla birlikte olmuş, düşmanlarına karşı onu savunmuş, kafirlerin Allah Resulünü öldürme kararı aldıkları hicret gecesi de Hazreti, canını feda etmek pahasına, Peygamber efendimizin yatağında yatmış ve Resul-ü Ekrem bu sayede gizlice evden ayrılarak emniyet içerisinde Medine”ye doğru yola koyula bilmiştir. Hazreti Resulullahın emniyete kavuşmasından sonra da o Hazretin vasiyeti üzerine, Peygamber-i Ekrem”in nezdinde emanet olan halkın emanetlerini sahiplerine iade ederek annesini, Resul-ü Ekrem”in sevgili kızı Fatime-i Zehra’yı başka iki kadınla birlikte alıp Medine”ye doğru hareket etmiştir.

Resulullahın Medine”ye hicretinin arkasından, Hazreti Ali da o şehre gitti. Hicretin ikinci yılında Hazreti Fatıma tüz- Zehra ile evlendi. Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan İmam Hasan dünyaya geldi. Hazreti Ali Peygamber”in vefatında otuz üç yaşındaydı. Tüm dini faziletlere sahip olup, sahabe içerisinde her açıdan en seçkin mevkide olmasına ve Hazreti Resulullah (s.a.v) ümmete açıkça: Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır ve Ali benden sonra her mümin erkeğin ve mü”mine kadının velisidir.

Buyurmasına rağmen o Hazret”in genç olması ve Peygamber”in savaşlarında kafirlerden birçoğunu öldürüp, onlardan düşman kazanması bahane edilerek hilafetten kenara itildi. Böylece o Hazret”in eli tüm genel olaylardan kesildiğinde evinin bir köşesine çekilerek özel kişileri eğitmeye başladı. Peygamber”in vefatından sonra 25 yıl üç halifenin hilafet zamanı geçti. Üçüncü halife Osman öldürüldüğünde halk Hazreti Ali”ye biat ederek onu halife seçti.

Hazreti Ali’nin Hilafeti

Hazreti Ali dört yıl dokuz ay süren hilafeti sürecinde Peygamberin siretine uydu. Toplumda çeşitli ıslahlara başvurdu. Elbette bu ıslahlar, bir kısım çıkar peşinde koşanların zararına olduğu için sahabeden bazıları, Ümm-ül Mü”minin Ayşe Talha Zübeyr ve Muaviye liderliğinde üçüncü halifenin kanını bahane ederek halifeye karşı çıkıp, çeşitli çirkin olaylara sebebiyet verdiler.

O hazret bu fitneleri yatıştırmak için Basra yakınlarında Ayşe, Talha ve Zübeyr ile savaştı ve bu savaş, Cemel savaşı adında maruf oldu. Irak ve Şam sınırlarında Muaviye ile savaştı; bu savaş Sıffın savaşı adını aldı ve bir buçuk yıl devam etti. Nehrevan adıyla maruf olan muharebesinde de Hariciler ile savaştı.

Hazreti Ali’nin Ölümü

Böylelikle o hazretin hilafet sürecinde gösterdiği çabaların birçoğu iç kargaşaları gidermek yolunda geçti. Çok geçmeden Hicretin 40. yılı Ramazan ayının 19. günü Kufe mescidinde, sabah namazında, Hariciler tarafından yaralanıp iki gün sonra şehit oldu.



























Allah'ın Aslanı Uhud Şehidi: HZ. HAMZA

570 yılında Hz. Peygamber’den bir yıl önce Mekke’de doğdu. Babası Abdülmuttalib, annesi Hz. Âmine’nin amcasının kızı olan Hâle bint Vüheyb’dir. Bu sebeple Hz. Hamza (ra), Allah Rasûlü (sav) ile hem anne hem de baba tarafından akrabadır. Hz. Peygamber ve Hz. Hamza (ra), amca-yeğen olmanın yanı sıra Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’den birlikte süt emmelerinden dolayı aynı zamanda sütkardeştirler. Akran olmaları sebebiyle onların çocukluk ve gençlik dönemleri de birlikte geçmiştir. Onun İslâm’a girmesiyle Habeşistan hicreti sebebiyle Mekke’de kalan az sayıdaki Müslüman’ın güç ve cesaretleri arttı ve onun sebebiyle müşriklerin inananlara karşı gerçekleştirmek istedikleri düşmanca emeller belli bir ölçüde engellenmiş oldu. Rasûl-i Ekrem (sav) M. 610 yılında peygamberlik görevini almasının ardından tebliğ faaliyetine başlamasıyla birlikte ilk önce yakın akrabasını dine davet etmeye karar verdi. Bu amaçla amcalarına ziyafetler tertip ederek onları hem Müslüman olmaya hem de tebliğ faaliyetlerinde kendisini desteklemeye çağırdı. Bu toplantılarda amcalarından Ebû Leheb açıkça Allah Rasûlü (sav)’ne karşı çıkarken, diğer amcası Ebû Tâlib, Müslüman olmamakla birlikte yeğenini himaye edeceğine dair söz verdi.

Hz. Hamza (ra) da dâhil olmak üzere diğer amcalar ise Hz. Peygamber’in taleplerine ilgi göstermediler.

Hz. Peygamber’in amcalarını dinine davet etmesi faaliyetinden itibaren Müslüman oluncaya kadar geçen Mekke dönemi hadiselerinde Hz. Hamza (ra)’nın adına tesadüf edilmez. Onun bi’setin 2 (612) veya 6. yılında (616) Müslüman olduğu nakledilmekle birlikte ikinci rivayet daha tercih edilir. Hz. Hamza’nın (ra) Müslümanlığında Hz. Peygamber’in Mekke müşriklerinden gördüğü baskı ve eziyetlerin doğrudan etkisi vardır. Şöyle ki, müşrik liderlerinden olan Ebû Cehil, Allah Rasûlü (sav)’ne hakaret etmişti. Olaya şahit olan bir kadın, av dönüşü tavaf amacıyla Kâbe’ye yönelen Hz. Hamza (ra)’ya gördüklerini anlattı. Bundan büyük bir öfkeye kapılan Hz. Hamza (ra) doğruca müşriklerin toplantı yerine giderek, Ebû Cehil’e elindeki yay ile vurmak suretiyle onun başını yardı, ardından da, “İşte ben de Muhammed’in dinini benimsiyorum, cesaretin varsa ona dediklerini bana da söyle” diyerek hem ona meydan okudu hem de müşrik önderlerine kendisinin de İslâm’a dâhil olduğunu ilân etti. Kâbe’den ayrılan Hz. Hamza (ra) derhal Allah Rasûlü (sav)’nün yanına giderek hadiseyi anlattı ve O'nun huzurunda kelime-i şehadet getirmek suretiyle Müslüman oldu.

Onun İslâm’a girmesiyle Habeşistan hicreti sebebiyle Mekke’de kalan az sayıdaki Müslüman’ın güç ve cesaretleri arttı ve onun sebebiyle müşriklerin inananlara karşı gerçekleştirmek istedikleri düşmanca emeller belli bir ölçüde engellenmiş oldu. Diğer taraftan Allah Rasûlü (sav) de Ebû Tâlib’in ardından, başka bir amcasının destek ve himayesiyle Mekke’de tebliğ faaliyetlerini daha bir güven ve cesaretle gerçekleştirme imkânı buldu.

Hz. Peygamber Mekke döneminde Müslümanların birbirlerine destek olmaları ve bütünlüklerini korumalarını temin için onlar arasında din kardeşliğini tesis ettiğinde, Hz. Hamza (ra) ilk Müslümanlardan ve Hz. Peygamber’in evlatlığı olan Hz. Zeyd b. Harise (ra) ile kardeş ilân edildi. Bu kardeşlik faaliyeti sayesinde Müslümanlar hicrete kadar geçen dönemde Mekke’de varlıklarını ve birliklerini muhafaza edebilmişlerdir. Medine’ye hicretten sonra gerçekleştirilen Ensar-Muhacir kardeşliği faaliyetinde ise, onun din kardeşi Hz. Külsûm b. Hidm (ra)’dir. Hz. Peygamber Medine’ye hicretin ardından gerek şehrin güvenliğini sağlamak, gerek çevre kabileleri Müslümanların varlığından haberdar etmek, gerekse Mekke-Şam ticaret yolunu kontrol altına almak, bu sayede Mekke müşriklerinin kervanlarını engellemek amacıyla çeşitli zamanlarda askerî birlikler görevlendirdi.

Seriye adı verilen ve genelde Muhacirlerin komutasında gerçekleştirilen bu faaliyetlerde Hz. Hamza (ra) da birlik komutanı olarak görev aldı. Sîfü’l-Bahr adı verilen seferde onun idaresinde Hicri 1. yılın Ramazan’ında (Mart–623) harekete geçen bir askerî birlik, aralarında müşrik liderlerinden Ebû Cehil’in de bulunduğu Kureyş kervanını kontrol altında tutmak ve gerektiğinde baskın düzenlemek amacıyla sefere çıktı. Herhangi bir çarpışma meydana gelmemiş olmakla birlikte Hz. Hamza (ra)’nın yönettiği bu faaliyet, Medineli Müslümanların Mekke müşrikleri için önemli bir tehdit olduğunu göstermiştir.

Hz.Hamza (ra) Müslümanlarla Mekke müşriklerinin karşı karşıya geldikleri ilk büyük çarpışma olan Bedir savaşında önemli rol üstlendi. Hicretin 2. yılında (M. 624) gerçekleşen savaş öncesinde teke tek vuruşmak (mübâreze) amacıyla Allah Rasûlü (sav) tarafından Müslümanlar adına meydana çıkanlardan biri de Hz. Hamza (ra)’dır. Müşrikler safından karşısına çıkan Şeybe b. Rebîa’yı kısa sürede öldüren Hz. Hamza (ra), aynı zamanda müşrik liderlerden Utbe b. Rebîa’nın da öldürülmesine yardımcı oldu. Savaş öncesinde gerçekleşen bu çarpışmalarda öldürülenlerden Utbe, Ebû Süfyan’ın hanımı Hind’in babası, Şeybe amcası, Velid de kardeşiydi.

Bu sebeple Hind, en yakınlarının öldürülmesinden sorumlu tuttuğu Hz. Hamza (ra)’ya kin beslemiş ve babasının intikamını almak için bir sonraki karşılaşmada onu öldürmesi için, Vahşi isimli Habeşli bir köleyi kiralamıştır.

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler. Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşleri için de hiçbir keder ve korkunun bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” (Âl-i İmrân, 169–170)

Uhud savaşı öncesinde Kureyşlilerin Mekke’den Medine’ye doğru harekete geçtiklerini haber alan Hz. Peygamber, savaşta onlara karşı nasıl bir taktik uygulanması gerektiği hususunda ashabıyla yaptığı istişarede, Hz. Hamza (ra)’nın da dâhil olduğu Müslümanlar, aynen Bedir’de olduğu gibi şehrin dışına çıkarak düşmanla meydan muharebesi yapılmasının uygun olacağını söylediler. Allah Rasûlü (sav) şehrin içeriden savunulmasının daha doğru olacağı düşüncesine sahip olmasına rağmen, Hz. Hamza (ra) gibi görüş bildiren çoğunluğun kararına tabi olarak düşmanı karşılamak için Medine dışına çıkmaya karar verdi.

Uhud Savaşı esnasında Hz. Peygamber’in talimatını dinlemeyip yerlerini terk eden okçuların sebebiyet verdiği bozgun esnasında Allah Rasûlü (sav)’nü düşmanın saldırısına karşı kahramanca savunan az sayıdaki kişiden biri de Hz. Hamza (ra)’dır. O, Müslümanların bir ara dağıldığını fark edince, “Ben Allah ve Rasûlü'nün aslanıyım. Allah’ım! Ebû Süfyân ile adamlarının yaptıkları kötülüklerden sana sığınırım. Müslümanların yanlış hareketlerinden dolayı da Senden af dilerim.” sözleriyle bir taraftan Müslüman askerleri cesaretlendirmeye çalışmış, diğer taraftan da savaşa devam etmiştir. Bu esnada Hind’in kiraladığı ve Hz. Hamza (ra)’yı öldürmek için fırsat kollayan Vahşî, düşmanla çarpışmaya dalmış olan Hz. Hamza’ya (ra) mızrağını atarak onu şehid etti. Mekke müşrikleri savaş esnasında Müslümanlardan öldürülenlerin cesetlerine hakaret etmek amacıyla uzuvlarını kesip parçalamışlardı. Müsle adı verilen ve Hz. Peygamber tarafından yasaklanmış olan bu çirkin davranıştan Hz. Hamza (ra) da nasibini aldı; onun da cesedi müşrikler tarafından paramparça edildi. Allah Rasûlü (sav), şehid amcasının bu hâlini görünce “Hiç kimse senin kadar musibete uğramamıştır ve uğramayacaktır. Beni bunun kadar öfkelendiren bir şey olmamıştır. Eğer yas tutmak gerekseydi sana yas tutardım.” sözleriyle üzüntüsünü ifade etmiştir.

Bu esnada nazil olan “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler. Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşleri için de hiçbir keder ve korkunun bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” (Âl-i İmrân, 169–170) mealindeki ayet-i kerime hem Allah Rasûlü (sav)’nü hem de Hz. Hamza (ra)’nın aile ve yakın akrabasını teselli etmiştir.

Rasûl-i Ekrem şehid olan Hz. Hamza (ra)’nın aile ve çocuklarının bakım ve gözetimini bizzat üstlendi. Onun kızı Ümâme’yi Habeşistan’dan döndükten sonra Ca‘fer b. Ebû Tâlib (ra)’in himayesine verdi. Çünkü Ca‘fer (ra)’in hanımı Esmâ (r.anha) onun teyzesiydi. Hz. Peygamber, evlilik çağı geldiğinde de Hamza (ra)’nın yetimi Ümâme’yi, Mahzûmoğulları’ndan Seleme b. Ebû Seleme ile evlendirdi. Hz. Hamza (ra)’nın Uhud Savaşı’nda katili olan Vahşî, Mekke’nin fethinden sonra gelip Müslüman olmak için Hz. Peygamber’in huzuruna çıktığında amcasının şehid edilişini hatırlayan Rasûlullah (sav) duyduğu üzüntüden dolayı ona bir daha gözüne görünmemesini söylemiştir ki bu, Hz. Peygamber’in hayatında nadir görülen bir davranışıdır.

Ancak bu olay aynı zamanda O'nun, amcası Hz. Hamza’yı ne kadar çok sevdiğinin de bir işaretidir. Gerek daha önceki çarpışmalarda gerekse şehid olduğu Uhud savaşında gösterdiği cesaret ve kahramanlık sebebiyle, Hz. Hamza (ra) kendisinden sonraki mücahitler için bir model olarak kabul edilmiştir. Bundan dolayıdır ki, ona “şehidlerin efendisi” ve “Allah’ın aslanı” unvanları verilmiştir.

Genelde kahramanlık ve cesareti ile İslâm’a ve Müslümanlara yardım eden Hz. Hamza (ra) ilmî faaliyetlerle meşgul olamamış, zaten ömrü de buna vefa etmemiştir. Dolayısıyla onun çok hadis rivayetlerine tesadüf edilmez. Hz. Hamza (ra)’nın, Hz. Peygamber’den, “Allah’ım! Senden İsm-i Âzamın ve rızayı ekberin hürmetine istekte bulunuyorum” şeklinde bir rivayette bulunduğu kaynaklarda zikredilir.

Prof. Dr. Adem Apak

Hz. Hamza’nın Kısaca Hayatı

Hz. Hamza (ra), 568 yılında doğmuştur. Asıl adı, Hamza bin Abdulmuttalib’tir. Babası Abdulmuttalib, annesi Hâle’dir.

Peygamberimiz Efendimiz’in (Sav) amcalarının en küçüğü Hz. Hamza’dır. Aynı zamanda Peygamberimiz Efendimiz’in (Sav) süt kardeşidir.

Hz. Hamza (ra), orta boylu, güçlü kuvvetli, heybetli bir sahabedir. Aynı zamanda iyi bir avcı, keskin bir nişancı, cesur bir savaşçıdır. Lakabı “Esedullah”, yani “Allah’ın Aslanı”dır.

Hz. Hamza (ra), Ebû Ya’la veya Ebû Ammare künyesi ile çağrılırdı. Bu künyelere göre Hz. Hamza’nın Ammare ve Ya’la isimlerinde iki çocuğu olduğu söylenmiştir.

Hz. Muhammed (Sav), yakınlarına İslam’ı tebliğ etmiş olmasına karşın Hz. Hamza henüz Müslüman olmamıştı.

615 yılında Hz. Hamza (ra), bir gün av dönüşü, yeğeni Hz. Muhammed’in (Sav), Amr bin Hişam tarafından hakarete uğradığını duyunca Amr bin Hişam’ı bularak yaralar ve artık kendisinin de Müslüman olduğunu herkese söyler.

Hz. Hamza (ra), Hicrete katıldı, Bedir Savaşı’nda da yer aldı.

Hz. Hamza (ra), 625 yılında Uhud Savaşı’nda, sonradan Müslüman olacak olan Vahşi tarafından, savaş sırasında mızrak darbesi ile şehit edilmiştir.





CAFER-İ TAYYAR

Cennete uçarak giden sahâbî.

Peygamber efendimiz, 36 yaşlarında bulundukları sırada Hicaz topraklarında şiddetli bir kuraklık ve açlık hüküm sürüyordu. Hemen herkes her geçen gün bunun ağırlığını daha çok, daha derinden hissediyordu. Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib, kalabalık bir ailenin reisiydi. Ailesini geçindirecek bir servete sahip değildi. Bunun için geçinmekte herkesten daha çok sıkıntı çekiyordu.

Yükünü biraz hafifletelim

Peygamber efendimiz, küçük yaşından beri yanında büyüdüğü ve iyiliğini gördüğü amcasına bu sıkıntılı zamanında bir yardım yapmak, onun geçim yükünü hafifletmek istiyordu. Bu sebeple, amcalarının en zengini olan Hazret-i Abbâs'a bir gün şöyle teklifte bulundular:

- Ey Amcam, biliyorsun ki, kadeşin Ebû Tâlib'in çok çocuğu vardır. İnsanların uğradığı şu kıtlık ve açlığı da görüyorsun. Haydi, Ebû Talib'e gidelim, onun aile yükünü biraz hafifletelim. Bakıp, büyütmek üzere oğullarından birini ben yanıma alayım, birini de sen alırsın. Evlâtlarından iki tanesini onun üzerinden almak kâfi gelir.

Hazret-i Abbâs, "olur" deyince, kalktılar, Ebû Tâlib'in yanına vardılar. Ona dediler ki:

- Halkın, içinde bulunduğu kıtlık ve darlık kalkıncaya kadar, senin çocuklarından bir kısmını yanımıza alıp yükünü hafifletmek istiyoruz.

Ebû Tâlib de onlara dedi ki:

- Oğullarımdan Ukayl ve Tâlib'i bana bırakıp, istediğinizi alabilirsiniz.

Böylece Peygamber efendimiz Hazret-i Ali'yi, Hazret-i Abbâs da Hazret-i Ca'fer'i yanına aldı.

Birgün Ebû Tâlib, oğlu Ca'fer ile şehrin dışında yürürken Peygamber efendimizi gördü. Hazret-i Ali ile beraber namaz kılıyorlardı.

Ebû Tâlib, oğlu Ca'fer'e:

- Git, sen de kardeşinin yanına dur, namaza başla, dedi.

Ca'fer gidip, Hazret-i Ali'nin yanında namaza durdu. Namazdan sonra, Peygamber efendimiz, Ona duâ ederek buyurdu ki:

- Hak teâlâ, sana iki kanat versin.

Cennette onlar ile uçarsın.

Allahü teâlâ bu duâyı kabûl etti. Hazret-i Ca'fer, Mûte gazâsında, şehit olmakla şereflendi. Allahü teâlâ, ona iki kanat verdi. Firdevs Cennetinde uçmaktadır. Bunun için Cafer-i Tayyar diye meşhûrdur. Kureyş müşriklerinin Ashâb-ı kirâma karşı revâ gördükleri zulüm ve işkenceden sonra, Peygamber efendimiz, bir kısım Ashâbın Habeşistan'a hicret etmelerine müsaade etti. Kâfile, Hazret-i Ca'fer'in başkanlığında hareket etti. Habeşistan'da çok iyi karşılandılar.

Teslim edilmesini isteyiniz

Mekkeli müşrikler bu durumdan haberdar olunca toplandı. Habeşistan meliki Necâşî'ye iki elçi göndermeye karar verdiler. Son derece kıymetli hediyeler hazırladılar. Necâşî'nin din adamlarına, devlet erkânına hediyeler ayrıldı. Bu işe Abdullah bin Rebia ile Amr bin Âs vazifelendirildi. Bu iki elçiye Neçâşi'nin huzurlarında neler söyleyecekleri öğretildi. Onlara denildi ki:

- Hükümdar ile konuşmadan evvel onun patriklerine ve kumandanlarının her birine, hediyesini verdikten sonra Necâşî'nin hediyesini takdim ediniz. Bu işi yaptıktan sonra oradaki Müslümanların size teslim edilmesini isteyiniz. Necâşî'nin Müslümanlar ile konuşmasına imkân bırakmayınız.

Mekkeli müşriklerin elçileri Habeşistan'a geldiler ve devlet erkânının hediyelerini verdikten sonra Mekkeli muhâcirlerin kendilerine teslim edilmesi hususunda yardım etmelerini istediler.

Memleketinize sığınmışlardır

Patrikler bunu kabûl ettiler. Bundan sonra, Mekkeli elçiler Necâşî'nin hediyelerini takdim ettiler. Melik Necâşî'ye şöyle söylediler:

- Ey Melik! İçimizden birtakım kimseler sizin memleketinize sığınmışlardır. Bu gelenler, kendi milletlerinin dînini terkettikleri gibi sizin dîninize de girmemişlerdir. Kendi kafalarına uygun uydurma bir dinleri vardır. Ne biz, ne de siz, bu dîni tanımazsınız.

Bizi, bunların mensup oldukları milletin eşrâfı, sizin memleketinize iltica eden adamların babaları ve kendi öz akrabaları gönderdi. İstekleri, gelenlerin tekrar iâde edilmeleridir. Çünkü onlar, bunların hâllerini daha yakından tanır. Onların kendi öz dînlerinde hoş görmediklerini daha iyi bilirler.

Gerek Amr bin Âs ve gerekse Abdullah bin Rebia'nın en çok arzû ettikleri şey, Necâşî'nin bu sözleri dinliyerek, arzûlarına uygun hareket etmesiydi. Elçiler, bu sözleri söyledikten sonra Necâşî'nin patrikleri söz almış, şöyle demişlerdi:

- Bunlar çok doğru söylediler. Bunların milletleri, onlarla daha iyi meşgul olabilir, onların neyi beğenip beğenmediklerini daha iyi takdir ederler. Onun için siz bu adamları teslim ediniz de, bunlar onları memleketlerine ve milletlerine götürsünler.

Melik Necâşî bu sözlere çok kızdı ve dedi ki:

- Vallahi hayır! Ben bu adamları teslim etmem. Bana iltica eden, memleketime gelen adamlara hıyânet edemem.

Bunlar, beni başkasına tercih etmiş ve benim memleketime gelmişlerdir. Onun için, gelen muhâcirleri sarayıma da'vet eder, onlara, bu adamların söyledikleri sözlere karşı ne diyeceklerini sorar, cevaplarını dinlerim. Eğer muhâcirler bunların dedikleri gibi iseler, onları teslim eder ve kendi milletlerine iâde ederim. Öyle değilse onları korur, ülkemde kaldıkça onlara iyilik ederim.

Kime inanırlar

Daha önceleri Necâşî semâvi kitapları incelemişti. Muhammed aleyhisselâmın gelme zamanının yakın olduğunu, kavminin ona yalancı deyip inanmayacaklarını ve Mekke'den çıkaracaklarını biliyordu.

Necâşî, Mekkeli elçilere sordu:

- İnandıkları kimse kimdir?

- Muhammed'dir.

Necâşî bu ismi işitince, O'nun Peygamber olduğunu anladı ve belli etmedi. Gelenlere tekrar sordu:

- Onun dîni ve mezhebi nedir ve neye da'vet eder?

- Onun mezhebi yoktur.

- Mezhebi ve dînini bilmediğim bir topluluk ki, gelip bana sığınmışlardır. Ben onları size nasıl teslim ederim? Meclis kuralım. Onları da getirelim. Sizlerle yüzleştirelim. Hepinizin de durumları belli olsun. Onların da dînini bileyim.

Necâşî, Mekkeli müşriklerle yüzleştirmek için Müslümanları saraya da'vet etti. Müslümanlar önce kendi aralarında istişâre ettiler ve, "Habeş hükümdarının hoşuna gidecek ve mizaçlarına uygun olacak şekilde neler söyleyelim" diye konuştular. Hazret-i Ca'fer dedi ki:

- Bizim bu husûstaki bildiklerimiz, Peygamberimizin bize buyurduğundan ibârettir, deriz. Netice neye varırsa râzıyız.

Hepsi kabûl ettiler. Sadece Hazret-i Ca'fer'in konuşması için ittifak ettiler.

Büyük bir divan kuruldu

Necâşî de âlimlerini topladı. Büyük bir divan kuruldu. Sonra muhâcirleri getirdiler. Müslümanlar geldiklerinde selâm verdiler ve secde etmediler. Necâşî, Müslümanlara sordu:

- Neden secde etmediniz?

- Biz Allahü teâlâdan başkasına secde etmeyiz. Peygamber efendimiz bizi, Allahtan başkasına secde etmekten men edip, "Secde, yalnız Allahü teâlâya mahsûstur" buyurdu.

Necâşî dedi ki:

- Ey huzuruma getirilmiş olan topluluk! Bana söyleyiniz. Ülkeme ne için geldiniz? Hâliniz nedir? Tüccâr değilsiniz, bir istediğiniz de yok. Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir?

Hazret-i Ca'fer şöyle cevap verdi:

-Ey Hükümdar! Ben, önce, üç söz söyliyeceğim. Eğer doğru söyler isem beni tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın. Herşeyden önce emret ki; şu adamlardan yalnız biri konuşsun, diğerleri sussun!

Mekkeliler adına Amr bin Âs dedi ki:

- Ben konuşayım.

Necâşî bunun üzerine:

- Ey Ca'fer, önce sen konuş! dedi.

Hazret-i Ca'fer konuşmaya başladı:

- Benim, üç sözüm var. Şu adama sorunuz. Biz, yakalanıp efendilerimize iâde edilecek köleler miyiz?

Necâşî sordu:

- Ey Amr! Onlar köle midirler?

- Hayır! Onlar köle değil, hürdürler!

Hazret-i Ca'fer tekrar konuştu:

- Acaba biz haksız yere bir kimsenin kanını mı döktük de, kanı dökülenlere iâde mi edileceğiz?

Birinin kanını mı döktüler

Necâşî, Amr'a sordu:

- Bunlar, haksız yere birinin kanını mı döktüler?

- Hayır, bir damla bile kan dökmediler.



Bu sefer Hazret-i Ca'fer, Necâşî'ye hitaben dedi ki:

- Başkasının mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef olduğumuz mallar mı vardır?

Necâşî de Amr'a sordu:

- Ey Amr! Eğer, şuncağızların ödeyecekleri pek çok altın bile olsa, borçları varsa, onu, ben ödeyeceğim! Söyleyin!

- Hayır, bir kuruş bile yok!

- O hâlde siz bunlardan ne istiyorsunuz?

- Onlar ile biz bir dinde idik. Onlar, bunları bıraktılar. Muhammed'e ve dînine uydular.

Necâşî, Hazret-i Ca'fer'e dedi ki:

- Siz bulunduğunuz dîni bırakıp ne diye başkasına uydunuz? Kavminizin dîninden ayrıldığınıza, ne benim dînimde ne de bunların dîninde olmadığınıza göre, sizin edindiğiniz bu din hakkında bilgi veriniz?

Hazret-i Ca'fer şöyle cevap verdi:

- Ey hükümdar! Biz câhil bir millet idik. Putlara tapardık.

Ölmüş hayvan leşini yer, her türlü kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münâsebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi.

Allahü teâlâ bize, kendimizden doğruluğunu, eminliğini, iffet ve temizliğini, soyunun düzgünlüğünü bildiğimiz bir Peygamber gönderinceye kadar, biz bu vaziyette idik. O Peygamber bizi, Allahü teâlânın varlığına, birliğine inanmaya, O'na ibâdete; bizim ve atalarımızın tapınageldiği taşları ve putları bırakmaya da'vet etti.

İftirâdan alıkoydu

Doğru sözlü olmayı, emânete hıyânet etmemeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günâhlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Her türlü ahlâksızlıklardan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu kadınlara dil uzatmaktan ve iftira etmekten bizi alıkoydu.

Allahü teâlâya eş, ortak koşmaksızın ibâdet etmeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi, oruç tutmayı bize emretti. Biz de kabûl ettik ve îmân ettik. Onun Allahtan getirip bildirdiklerine tâbi olduk. Allahü teâlâya ibâdet ettik, O'nun bize harâm kıldığını harâm, helâl kıldığını helâl olarak kabûl ettik.

Bu yüzden kavmimiz, bize düşman olup, bize zulmettiler. Bizi, dînimizden döndürüp, Allaha ibâdetten vazgeçirip putlara taptırmak için türlü işkencelere uğrattılar. Bizi perişân ettiler. Bizi, yeniden putlara taptırmak için zulmettiler. Bizi sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Bizimle, dînimizin arasına girdiler ve bizi dînimizden ayırmak istediler.

Biz de yurdumuzu yuvamızı bırakarak senin ülkene sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin himâyene, komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramıyacağımızı ummaktayız.

Necâşî, Hazret-i Ca'fer'e dedi ki:

- Sen, Allahın bildiklerinden biraz biliyor musun?

- Evet, biliyorum.

- Ondan bana biraz oku!

Tatlı ve güzel kelâm

Hazret-i Ca'fer de Meryem sûresinin ilk âyetlerini okumaya başladı.

O okudukça Necâşî ağlıyordu. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslatıyordu. Rahibler de çok ağladılar. Necâşî ve Rahibler dediler ki:

- Ey Ca'fer! Bu tatlı ve güzel kelâmdan biraz daha oku!

Hazret-i Ca'fer, Kehf sûresinden okudu. Necâşî, kendisini tutamıyarak:

- Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nûrdur. Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Îsâ da onunla gelmiştir, dedi.

Necâşî daha sonra Kureyş elçilerine döndü:

- Gidiniz! Vallahi ben ne onları size teslim eder, ne de onlara bir kötülük düşünürüm.

Bunun üzerine Abdullah bin Ebî Rebia ile Amr bin Âs, Necâşî'nin huzurundan çıktılar.

Amr bin Âs, Necâşî'nin huzurundan eli boş çıkınca, arkadaşı Abdullah'a dedi ki:

- Onların bir kabahatini Necâşî'nin yanında ortaya koyup, köklerini kazıtayım da gör. Onların, Meryem oğlu İsâ'yı bir kul olarak bildiklerini ihbar edeceğim.

Ertesi günü, Necâşî'nin yanına varıp:

- Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu Îsâ hakkında ağır sözler söylüyorlar. Onlara Hazret-i Îsâ için ne söylediklerini sor, dedi.

Ne cevap vereceğiz?

Bunun üzerine Necâşî, muhâcir Müslümanlara adam gönderdi. Müslümanlar, tekrar bir araya toplandılar. Birbirlerine sordular:

- Îsâ aleyhisselâm hakkında sorarlarsa ne cevap vereceğiz?

Hazret-i Ca'fer dedi ki:

- Hazret-i Îsâ hakkında Allahü teâlânın buyurduğunu, Peygamber efendimizin bize getirdiğini söyleriz.

Necâşî'nin huzuruna çıkınca, Necâşî sordu:

- Siz Meryem oğlu Îsâ hakkında ne biliyorsunuz?

Hazret-i Ca'fer şöyle cevap verdi:

- Biz Hazret-i Îsâ hakkında, Peygamber efendimizin bize Allahü teâlâdan getirip tebliğ eylediğini söyleriz. Onun Allahın kulu ve Resûlü olduğunu, dünyadan ve erkeklerden vazgeçerek Allaha bağlanmış afîfe bir kız olan Hazret-i Meryem'den babasız olarak dünyaya geldiğini kabûl ederiz. Allahü teâlâ Hazret-i Âdem'i topraktan yarattığı gibi Hazret-i Îsa'yı da babasız yaratmıştır deriz.

Necâşî, elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü aldı ve dedi ki:

- Yemîn ederim ki Meryem oğlu Îsâ da sizin söylediğinizden fazla bir şey değildir. Arada bu çöp kadar bile fark yoktur.

Siz ne derseniz deyin

Necâşî bunu söylediği zaman etrafındaki hükûmet erkânı ve kumandanları, aralarında fısıldaşmaya ve homurdanmaya başladılar. Necâşî, bunu görünce, onlara:

- Yemîn ederim ki, siz ne derseniz deyin, ben bunlar hakkında iyi şeyler düşünüyorum, dedi.

Sonra Müslüman muhacirlere dönerek devam etti:

- Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim! Ben şuna inandım ki; O Allahın Resûlüdür. Zâten biz, onu İncil'de görmüştük. O Resûlü Meryem oğlu Îsâ da haber verdi. Vallahi eğer O, buralarda olsaydı gidip onun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım! Gidiniz! Ülkemin el değmemiş kısmında, her türlü tecâvüzden uzak, emniyet ve huzura kavuşmuş olarak yaşayınız. Size kötülük edeni helâk ederim. Bana dağ kadar altın verseler de, sizlerden birini üzüntüye sokmam.

Necâşî, bundan sonra, Kureyş elçilerinin getirdikleri hediyeler için:

- Benim bunlara ihtiyacım yoktur! Başkalarının gaspettiği bu mülkümü, Allah bana geri verirken, halkı bana boyun eğdirirken, benden rüşvet almadı, diyerek hediyelerini kendilerine geri verdi.

Necâşî İslâmiyeti seçmiş ve Ashâb-ı kirâmı ziyâdesiyle sevindirmişti.

Bir gün, Necâşî eski elbiselerini giyip sarayından çıktı. Başında tac ve arkasında padişahlık elbisesi yoktu. Toprak üzerine oturdu. Papazlar bu hâle şaşırdı. Sonra Hazret-i Ca'fer'i ve diğer Ashâb-ı kirâmı çağırdı. Onlar geldiler. Melik'i bu vâziyette görüp sustular. Necâşî, Hazret-i Ca'fer'e dedi ki:

- Ben etrafa haberciler gönderdim. Bana müjde haberi getirdiler. Allahü teâlâ, Resûlüne yardım etmiş, Bedir savaşında düşmanlarını helâk eylemiş. Kâfirlerden Şeybe, Utbe bir Rebia, Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef cümlesi helâk olmuşlar ve bir çoğu da esir olmuşlar.

Hazret-i Cafer sevincini açıklayıp şükrettikten sonra sordu:

- Ey Melik! Böyle eski elbiseler giymenize sebep nedir?

Hangisine sevineyim


Continue reading this ebook at Smashwords.
Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-74 show above.)